23 Temmuz 2011 Cumartesi

AB'nin Türkiye'ye İhtiyacı Var

Bundan tam beş ay önce Usame bin Ladin hala hayattaydı, Mısır'da Hüsnü Mübarek dizginleri elinde sımsıkı tutuyor ve Zeynel Abidin bin Ali Tunus'u demir yumrukla yönetiyordu. Aradan geçen süre içinde halk ayaklanmaları ve siyasi değişimler, bölgenin tamamına yayıldı. Suriye ve Yemen'deki protestoların kanlı bir şekilde bastırılmasına, Suudi birliklerin Bahreyn'e girmesine ve Libya'da sürüp giden savaşa tanıklık ediyoruz. Bu Arap baharı nedeniyle Avrupa, geçtiğimiz aylarda ekseriya görmezden gelinen bir konuya yeniden dikkatini çevirmelidir: Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin sağlayacağı avantajlar. Mevcut şartların ortaya çıkardığı muazzam fırsatlar karşısında, Türkiye'nin üyeliğinin AB'ye sağlayacağı avantajlar göz önünde tutulmalıdır.
Şimdi, Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden Başbakan seçilmesi ve bu ayın sonunda Avrupa'nın stratejik değerini bilen Polonya'nın AB Dönem Başkanlığını devralması vesilesiyle, Türkiye ve AB için katılım müzakerelerinde yeni bir başlangıç yapma vakti gelmiştir. Türkiye'nin katılımının AB'ye sağlayacağı avantajlar, Avrupa için Arap baharı öncesinde de netti. Avrupa, tanımına göre kültürel açıdan çeşitlilik arz ediyor. Bu yüzden söz konusu çeşitlilik Avrupa'nın tercihidir. Eğer Avrupa bir müze olmayıp küresel bir aktör olacaksa, bunun için yeni perspektiflere ve Türk insanının enerjisine ihtiyaç vardır.
Avrupa bugün, Türkiye'nin katılım müzakerelerine davet edildiği 1999'da olduğundan daha büyük ve daha farklıdır. Ayrıca Avrupa aşağı yukarı, AB'nin genişlemesini dikkate alan Lizbon Sözleşmesi'nin nihayet imzalandığı o dönemde baş gösteren derin bir ekonomik krizin içindedir. O sözleşme planlandığı gibi 2005'te sahneye çıkmış olsaydı, 6 yıldan beri yürürlükte olacaktı ve krizin AB'nin ekonomi hesaplarında yol açtığı sıkıntılar -avro bölgesindeki son problemlerde açıkça görülmektedir- daha kolay aşılabilecekti.
Ancak Avrupa hep problemlerle karşılaşır, onları çözer ve kendi gelişimini sürdürür. Gerçi bugün bir Maliye Bakanlığımız yok ama buna benzer bir uygulamanın hayata geçirilmesinin arifesindeyiz. Aynı şekilde, Avrupa Merkez Bankası'nın mesela 1997'de tasavvur dahi edemeyeceğimiz yetkileri bugün mevcut. Türkiye'de 1999'dan bu yana hem ekonomik hem de politik açıdan dramatik bir değişim geçirdir ve bunun AB'ye katılım süreciyle de çok yakın alakası var. Gerçekten de AB'nin "yumuşak" çekim gücü olmasaydı bu değişim gerçekleşmezdi. Ekonomi alanında Türkiye bir G-20 ülkesi ve orada rolün çok etkili biçimde oynuyor. Politik açıdan Türkiye bir bölgesel öncü güce dönüştü, öyle ki ülke, bu rolü çok önemsiyor.
Parlamento seçimlerinden sonra ve yeni bir anayasanın kabul edilmesi öncesinde Türkiye tarihi bir çığı açacak ana doğru yaklaşıyor. Franco'nun ölümünün ardından, 1975-76 yıllarında İspanya Anayasası'nı kaleme alan komisyonda üyelik yaptım. Diktatörlükten demokrasiye doğru bir hareketin anlamını ve bir anayasanın uzlaşmayla hazırlanmasının ne kadar önemli olduğunu oradan biliyorum. AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1963'te bir birleşme anlaşmasıyla başladı. Artık katılım müzakerelerine geçildi ve tarımdan enerjiye, rekabetten çevreye, sosyal politika ve daha nicesine kadar 35 "faslın" açılması gerekiyor. Aslında biz daha fazlasını görmekten memnuniyet duyardık ama şu an 19 başlık açık. Ancak asıl sorun, henüz tek bir faslı kapatmış olmamız ve daha da vahimi, müzakerelerin yavaşlamış olmasıdır. Hakikaten de 2010'un ikinci yarısında hiçbir şey olmadı. Umarım bu yıl önemli ilerlemeler kaydedilir.
Türkiye ve Avrupa Birliği'nin birbirine ihtiyacı var. Türkiye'deki yabancı yatırımların yüzde 75'i AB kaynaklı. Türkiye ihracatının yaklaşık yarısını AB ülkelerine yapıyor ve yine Türkiye'deki turistlerin yarısı AB ülkelerinden geliyor. Aynı şekilde Avrupa'nın enerji güvenliği, Orta Asya ve Orta Doğu petrol ve doğal gazının taşınması alanında Türkiye'yle yapılacak iş birliğine bağlı.
Ama siyasi açıdan da birbirimize ihtiyacımız var. Türkiye'nin komşuları bizim komşularımız, Türkiye'nin sorunları bizim sorunlarımızdır. Türkiye'nin üye olması halinde güvenlik açısından önem arz eden stratejik avantajlar, Avrupa Birliği için çok çeşitli olacaktır ki, buna AB ile Türkiye'nin çok uzun zamandan bu yana üye olduğu NATO arasındaki ilişkilerden başlayabiliriz. AB'nin Akdeniz bölgesinde günümüzde yaşanan sorunlara bulaşmış olması da, Türkiye ile uyum içerisinde daha kolayca aşılabilir. Bosna Hersek'te kalıcı bir çözüme ulaşılması konusunda, AB ile Türkiye arasındaki iş birliği esasa ilişkin bir önem arz etmektedir.
Türkiye'deki siyasi yönetim, şartların çok katı olduğunu düşündüğü için 1999 yılında katılım adayı olmak istemiyordu. Ben de Türkiye'ye gittim, gece yarısı Başbakan Bülent Ecevit ile, ardından da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüştüm. İki gün sonra Ecevit, Türkiye'nin AB üyesi olma arzusunu resmen dile getirmek için Helsinki'ye gitti. Biz de, Türkiye'nin AB üyesi olacağını söyledik. Ben bu belgenin imzalanmasını destekledim ve bugün olsa aynı şeyi yine yapardım. Bu zor ve hesap edilemez ama yine de umut dolu zamanlarda, dünyanın Türkiye ile AB arasındaki iş birliğine ihtiyacı var. Bu durum, belirli bir sorun karşısında nasıl hareket etmek gerektiğine dair karar almak için arada sırada buluşmak anlamına geliyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınması anlamına geliyor. Bu benim hayalimdir ve bunu gerçekleştirmek için mücadelemi sürdüreceğim.
JAVIER SOLANA - AB TEMSİLCİSİ (Der Standard - 14.06.2011)

22 Temmuz 2011 Cuma

Yeni "Büyük Oyun"

Afganistan, bölgesel güçlerin ve dünyanın süper güçlerinin her zaman iştahını kabartmış olan hammadde açısından zengin bir bölgede bulunuyor. Hindukuş'taki yeni "büyük oyun"un şimdiki baş aktörleri ise Çin ve ABD.
Afganistan'ın hammaddelerinin değer milyarlarca dolarla ifade ediliyor. Diğer Orta Asya ülkelerindeki enerji kaynaklarının değerinin ise daha da yüksek olduğu tahmin ediliyor. İran, Pakistan, Hindistan, Rusya ve özellikle de ABD şu ana kadar çok fazla el değmemiş olan bu pastadan pay almak istiyor. Çok sayıda uzman, Afganistan'da terörizmle mücadelenin yanı sıra bir hammadde savaşı da yaşandığı görüşünde. Berlin Hür Üniversitesi'nde siyasal bilimler alanından özel doçent olan Thomas Greven, hammaddelerin kullanım haklarının şu ana kadar yeterince düzenlenmediğini kaydetti. Greven, "En kötü senaryo durumunda yani çatışmalar yaşanması durumunda, hammaddelerin işletilmesiyle ilgili anlaşmalar yeterli olmayacaktır. Hammaddelere erişim, askeri üsler ve güvenlik politikası konusundaki işbirlikleriyle güvence altına alınmalıdır" dedi.
10 Yıllık Yarış
19'uncu yüzyılda Ruslar ve İngilizler, bölgede nüfuz sahibi olabilmek için büyük çaba gösterdiler. "Büyük Oyun" olarak adlandırılan bu oyun tahrip edici siyasi bir oyundu. Ancak şimdi Hindikuş'ta yeni bir "Büyük Oyun" başlamış gibi görünüyor. ABD ve Çin, en az on yıldır dünyanın hammadde kaynakları konusunda bir yarış içerisinde. İki ülke de enerji kaynaklarına erişimin, hangi ülkenin refah elde edeceği ya da refahı arttıracağı konusunda belirleyici olduğunu biliyor. Greven, Orta Asya'daki bu yeni büyük oyunun aynı zamanda 21'inci yüzyılda öne çıkanın Çin mi ABD mi olacağı yönünde de bir savaş olacağını kaydediyor: "Afganistan'da ya da Orta Asya'daki diğer ülkelerde hammadde bulunması ABD için kayıtsız kalınacak bir durum değil. Çin'in askeri harekatlara yani terörle mücadeleye katılmamasına da kayıtsız kalınmıyor ancak aynı zamanda bu şekilde bazı imtiyazlar güvence altına alınıyor."
Çin yönetimi yıllardır Afganistan ve diğer Orta Asya ülkelerinde yoğun bir satın alma politikası izliyor. Pekin örneğin, Washington'u öfkelendirse de Afganistan'ın doğusundaki en büyük bakır madeninin işletme haklarını elde etti. Bunun için 3 milyar dolar ödedi. Yakında ABD'nin Afganistan'da inşaa ettiği yollarda, hammadde yüklenmiş kamyonlar Çin'e doğru hareket halinde olacak. Pekin yönetimi, Afganistan'da ve bölgede siyasi açıdan süper güç olmak istediği iddialarını resmi olarak reddediyor. Ancak çoğu siyasi gözlemci, Çin'in en azından Asya'da hakim durumda olmayı hedeflediğine inanıyor. Friedrich Ebert Vakfı'nın Asya bölümü direktörü Jürgen Stetten, "Gerçeğin ortada bulunduğunu düşünüyorum. Çin kendisi istese bile artık jeopolitik açıdan bir oyuncu olmamanın üstesinden gelemez. Bu, Afganistan gibi ülkeler ve Afganistan'daki çatışma konusunda da geçerli" ifadelerini kullanıyor.
Pakistan'ın Stratejik Önemi
Öte yandan, Pakistan ile yakın olmak da Çin için büyük bir öneme sahip. Pekin, bir yandan İslamabad'ı bölgedeki en büyük rakibi Hindistan'a karşı sıkı bir müttefik olarak görüyor; diğer yandan da Pakistan'ın yardımıyla Afganistan'daki çıkarlarını özellikle Amerikan askerlerinin çekilmesinden sonra daha iyi yerine getirebileceğine inanıyor. Orta Asya'daki bu büyük oyundan kimin galip çıkacağı henüz belli değil. Ancak Asya uzmanı Stetten, sonunda durumun Afganistan için bir felakete dönüşebileceğini kaydediyor: "Çünkü, Taliban'ın geri dönmesi ya da bölgedeki büyük rakipler arasında -bu Çin olabilir, Hindistan ya da ABD olabilir- çatışmalar yaşanması, Afganistan'ı sürekli bir çatışma durumuna sürükler ve bu çatışmadan görülebilir bir zaman içerisinde çıkmak mümkün olmaz."
RTBIL SHAMEL (Alman Devlet Radyosu)

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Dünyanın İmana İhtiyacı Var

Özellikle Batı'da yıllardır hakim olan bir kanı var: Bir toplum geliştiğinde dinin etkisi azalır. Ancak, bu etki bu zamana değin azalmadı ve yeni on yıllık döneme girdiğimiz şu günlerde, politika yapıcıların dini ciddiyetle ele almasının vakti geldi.




Dini inanışlarını açığa vuran insan sayısı dünya çapında artıyor. Bu durum İslam dünyasında da geçerli. Avrupa'da doğum oranı durgun seyrederken, Arap nüfusunun önümüzdeki yıllarda iki katına çıkması bekleniyor. Ayrıca, birçok Asyalı Müslüman ağırlıklı ülkede de nüfus artışı söz konusu olacak. Hıristiyanlık da, hiç beklenmedik yerlerde bile artış eğilimi gösteriyor.
Dinin en fazla geliştiği yer; Çin... Çin'in dindarlığının özellikle ele alınması gerekiyor. Keza, Çin'de Avrupa'da olduğundan çok daha fazla sayıda Müslüman, İngiltere'den daha fazla dindar Protestan ve İtalya'dan daha fazla dindar Katolik bulunuyor. Ayrıca, son yapılan anketlere göre yaklaşık 100 milyon Çinli kendilerini Budist olarak tanımlıyor. Ayrıca, Konfüsyusçuluk da bir din olmaktan ziyade felsefe olarak son derece rağbet görüyor.
Brezilya ve Meksika'da devasa bir Evanjelik hareket bulunuyor. ABD'de dini inanış, insanların gündelik yaşantılarının önemli bir boyutunu oluşturuyor. Avrupa'da bile, Tanrı'ya inanan insan sayısı yüksek olmayı sürdürüyor. Ayrıca, yüzlerce milyon Hindu'u ve oldukça önemli sayıdaki Sikh ve Yahudi'yi de unutmamak gerekiyor.
Afrika'da sağlık hizmetlerinin yaklaşık % 40'ı inanış temelli örgütler tarafından veriliyor. Müslüman, Yahudi ve Hindu inanç grupları, yoksulluk ve hastalıklarla mücadelede dünya çapında oldukça etken. Gelecekte gelişmiş tüm ülkelerde engellilere, yoksullara, ölüm döşeğinde olanlara ve toplumun dezavantajlı kesimlerine dini inanışlarının etkisi altında hareket eden insanlar tarafından oldukça özverili yaklaşımda hizmetler verildiğine tanıklık edeceksiniz. Tüm büyük dinlerin ortak yönü; komşuya olan sevgi ve Tanrı önünde tüm insanların eşit olduğudur.
Ne yazık ki, dinin insanları motive ettiği tek bağlam merhamet değil. Din, ayrıca aşırılığı ve hatta terörizmi teşvik edebilir. İmanın, onu paylaşmayanlara karşı bir tür "kimlik belgesi" haline geldiği bu durumlarda, onu kabul etmeyenlere karşı bir tür ruhani milliyetçilik devreye girer. Hatta, tek bir iman çatısı altında, bu imanı farklı şekillerde yaşayanlar arasında da benzeri durumlar ortaya çıkar.
Bu durum bir dereceye kadar hep bu şekilde tezahür etmiştir. Değişen ise; küreselleşmenin baskısıdır. Küreselleşme, dünyadaki insanları birbirine daha yaklaştırır; tıpkı dünyadaki teknolojik ilerlemeler gibi... Elli yıl kadar önce, çocuklar farklı kültür veya inanıştan insanlarla pek ender rast gelirdi. Bugün ise, on yaşındaki torunumun yaşgünü partisinde arkadaşlarına baktığımda farklı dil, inanış ve renklerden çocuklarla karşılaşıyorum.
Kişisel olarak bundan mutluluk duyuyorum. Ancak, böylesi bir dünyada, karşılıklı kuşkuların yerini karşılıklı saygının alması gerekiyor. Bu tür bir dünya, gelenekleri altüst ediyor; eski düşüncelere meydan okuyor ve bizleri, bu dünyayı benimsemeye mecbur bırakıyor.
Ve, burada bir düğüm noktası var; kimilerine göre din, bu güç, bir tehdit unsuru. Muhafazakar toplumları derinden tehdit ediyor. Ve, dinin önem taşıdığı insanlar için küreselleşme bazen saldırgan bir sekülarizm veya hedonizmle birlikte ilerliyor.
Dolayısıyla, inanç dünyasının küreselleşme süreciyle nasıl bir etkileşime sahip olduğunu anlamamız gerekiyor. Ancak, buna oldukça az bir siyasi zaman ve enerji harcamamız son derece ilginç. Bugünün dünyasında yaşanan yaşanan anlaşmazlıkların çoğunun dini bir boyutu var. İslam'ın çarpıtılmasına dayanan aşırılık, hiçbir şekilde azalmıyor. Hatta, bu konuda güvenlik tedbirleri alınana kadar da azalmayacak.
Bu aşırılık, yavaş ama emin adımlarla kendi tepkisini de üretiyor: Avrupa'da İslam fobisi taşıyan siyasi partilerin seçim sandıklarındaki zaferleri ve Avrupalı liderlerin "çokkültürlülük öldü" minvalindeki açıklamaları bunun birer örneği.
Elbette din, zaman içinde siyasi bir anlaşmazlığın parçası haline geldi. Ancak, bu demek değil ki, din faktörünün göz ardı edilmesi gerekiyor. Tam tersine, bu faktöre özellikle odaklanmak gerekiyor. Dindarlığın göze çarpan şekilde arttığı Kudüs'te oldukça fazla zaman geçirdim.
İmanlar arasında daha büyük bir anlayış geliştirmek üzere İman Vakfı'nı (Faith Foundation) kurarak işe başladım. Şu şekilde basit bir mantık kurdum: Din adına aşırılığı savunanlar aktif durumdalar; kaynakları oldukça fazla. Dahası, modern iletişim ve teknoloji anlamında "parlak" durumdalar. Bizim tahminimize göre; her yıl milyarlarca dolar, bu tür bir din inanışını teşvik etmeye ayrılıyor.
Dolayısıyla kurmuş olduğum vakfın bir üniversite programı bulunuyor ve bu program, halihazırda dokuz ülkede yürütülüyor. Amaç; dinin günümüz dünyasındaki rolünü analiz etmeye çalışmak ve din meselesinin salt din okullarının tekelinden çıkmasını sağlamak. Bir başka programımız daha var; o da 15 ülkede uygulanıyor ve diğer ülkelerin de bu programa katılımları mümkün. Bu program ise, dünya çapındaki lise öğrencilerini interaktif teknoloji yoluyla bir araya getirip, inanışlarını tartışmalarını ve bu inanışların onlar için ne anlama geldiğini ifade etmelerini sağlamak. Ayrıca, Birleşmiş Milletler'in dünyada yoksullukla mücadele için ortaya attığı Milenyum Kalkınma Hedefleri'ne dair bilinç düzeyini arttırmak üzere gençlerin kendi inanışları dışından gençlerle birlikte çalışmalarını hedefleyen bir eylem programımız bulunuyor.
Biz sadece bir örgüt konumundayız. Başka örgütler de bu tür faaliyetlere başlıyorlar. Ancak hükümetlerin, bu konuyu daha ciddiyetle ele almaya başlaması gerekiyor. İspanya ve Türkiye'nin ortaklaşa başlattıkları Medeniyetler İttifakı bunun bir örneği. Suudi Arabistan Kralı da bu anlamda önemli bir liderlik vasfı sergiledi. Bununla birlikte mesele, üst düzey insanları bir araya getirmek değil mesele... Ayrıca, milletler düzeyinde halk tabanına inerek bu işi yürütmek özellikle genç insanlara kadar inebilmek önem taşıyor.
Gerçek imanın sevgi dolu doğasını göstermeliyiz. Diğer türlü, din denildiğinde, akla sadece aşırılık yanlılarının imanlı topluluklar üzerinde denetim kurdukları ve sekülaristlerin de bu tür davranışların zaten "dine içkin olduğunu" iddia ettikleri bir mücadele gelecek.
Bu bir trajedi olur. Her şeyden önemlisi, imanın bir mantık ve ilerlemeyi temsil ettiği bir küreselleşme çağında yaşıyoruz.
Din ölmüyor, ölmemeli de... Dünyanın imana ihtiyacı var.
TONY BLAIR, İNGİLTERE ESKİ BAŞBAKANI

19 Temmuz 2011 Salı

Türkiye Geleceğini Artık Avrupa'da Görmüyor

Türkiye neredeyse yüz yıldır çöküşte olan ama bugün gelişen bir ülke. Avrupa, onu küçümseyerek ve düşüncesiz bir şekilde, bazıları doğru bazıları yanlış bin bir bahane ile ona kapılarını kapattı. Bugün Türkiye, zamanında Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün ve 1. Dünya Savaşı'nın kaybeden güçleriyle ittifakının ardından günümüzün Türkiye'sinin atası Mustafa Kemal Atatürk'ün belirlediği çizgide, yıllardır Avrupalı olmak için yalvardıktan sonra, tekrar "Osmanlı" olmak istiyor. Avrupalı olmak istiyorlardı ve biz onlara izin vermedik. Biz, önlerine Avrupa olarak özellikle de -Fransa ve Almanya- mümkün olan bütün engelleri koyduk. Sonuç aşikardır: Türkiye, geleceğini artık Avrupa'da görmüyor. Bunu, tarihteki yerini yeniden elde etmekte görüyor. Hegemonyasını Arap ve Müslüman dünyasına yayarak ve diğer ülkeler için "ayna" olarak...
Coğrafya değişmez, hep vardır. Şu iki görüşe bakılmaksızın milletlerin dış politikalarını yorumlamak imkansızdır: Coğrafya, komşuluğu ve stratejik çıkarları tayin ederken tarih ise müttefikleri, hasımları ve ihtirasları işaret eder. Örnekler çoktur. Rusya, her zaman Baltık kıyılarını genişletmek ve aynı zamanda Karadeniz'i kontrol etmek, Kafkasya'yı ve Hazar'ı yönetimi altında bulundurmak, Orta Asya'yı denetimi altına alarak sonrasında Sibirya'yı Japon Denizi'ne kadar topraklarına dahil etmek ve her zaman Orta ve Doğu Avrupa'yı hegemonyasında tutmak arzusunda oldu.
Çar Büyük Petro ve Çariçe Katerina, bu imparatorluk hayalinin açık bir şekilde temsilcileri oldular. Fakat bu paradoksal hırs, Bolşevik devriminden sonra Sovyetler Birliği'nin (yirmi sene önce on beş ülkeye ayrıldı) kurulması ve uydu ülkeler diye adlandırılan devletlerin politik bağlılığı ile -Brejnev'in ünlü deyişiyle "sınırlı egemenlik" - Varşova Paktı adı altında son buldu.
Belirgin örneklerle devam edecek olursak "izole ada" Japonya, komşuları olan Rusya ve Kore'ye karşı yaşam alanı aradı. Sonrasında Pasifik'e doğru açıldı ve sonrasında da geçen yüzyılın ortalarında Birleşik Devletler ile çarpıştı ve bu her ikisine de çok pahalıya mal oldu. Özellikle Japonlar, Hiroşima ve Nagazaki trajedileri ile bunu çok pahalıya ödediler. Birleşme sonrasında hepimizin bildiği korkunç sonuçlarıyla "yaşam alanı" arayan Almanya gibi.
Diğer bir örnek de Büyük Britanya için bir tehdit olabilecek (İspanya, Fransa veya Almanya gibi) ve deniz üstünlüğü ile deniz yollarının kontrolünü problem haline getirebilecek bir Avrupa devletinin güçlenmesi ihtimalini zayıflatma amaçlı İngiliz siyasetidir. Sömürge siyasetine bakarsak önemli olanın, Cebelitarık'tan Mayorka'ya, Malta'ya veya Kıbrıs'a kadar olan bu kontrolü garanti altına almak olduğunu görürüz. Tarihte birçok örnek var. Güneydoğu Asya'daki Endonezya'dan, Güney Amerika'daki Brezilya'dan veya Afrika'daki Güney Afrika Devletinden bahsedebiliriz.
Ancak bugün sizlere tarihin tekerrür ettiği başka bir olaydan bahsetmek isterim. Türkiye'yi kastediyorum. Neredeyse yüzyıldır çöküşte olan ama bugün gelişen bir ülke. Avrupa, onu küçümseyerek ve düşüncesiz bir şekilde, bazıları doğru bazıları yanlış bin bir bahane ile ona kapılarını kapattı. Buna hemen geri döneceğim. Fakat şimdi tarihi hatırlatmakta fayda var. Çünkü tarihi olarak Müslüman dünyasının birleştirici bir unsuru olan Osmanlı İmparatorluğu, hiç şüphesiz yüzyıllar boyunca Anadolu'dan çıkan mükemmel bir siyasi varlık oldu: Babıali'den yönetilen imparatorluk.
Muhtemelen de biz Avrupalılar, 1453'te Bizans'ın çökmesinden 18. yüzyıla kadar Osmanlıların, Küçük Asya'ya, Kuzey Afrika'ya, Orta Doğu'dan Cezayir, Mezopotamya, Kızıl Deniz, Arap Yarımadası (Mekke dahil), Karadeniz ve Avrupa'nın büyük bir bölümüne (Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Ermenistan ve Macaristan ile elbette ki Balkanlar) kadar hakim olduklarını unuttuk. Osmanlı yayılması, 16. yüzyılda Muhteşem Süleyman döneminde, Viyana ve Venedik kapılarına kadar vardı. O zamana kadar durdurulamayan Türk yayılmacılığının önünü kesmekten başka bir sonuç getirmese de İspanya, Papalık ve Venedik ittifakından oluşan filo, 1571'de, Korinthos Körfezi'ndeki Lepanto'da Türkleri yendi. Yayılmacılık sadece askeri açıdan değil hiç şüphesiz dini açıdan da oldu. Aynı zamanda ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültüreldi. Bir hegemonya idaresinin açık tezahürü. Ek bir bulgu daha: Boyunduruğu altındaki Arap dünyasıyla birlikte Şiilik karşısında Sünniliği savunarak Pers (bugünkü İran) tehdidine karşı koymak... Habsburgların Avusturya - Macaristan İmparatorluğu'na, Çarlık Rusya'sına, Perslere (İran) ve net olarak da Katolik Avrupa'ya karşı koyarak... Arapların bakış açısıyla, Osmanlılara karşı verilen savaştan başka bir şey olmayan Haçlılara karşı durarak.
Tarih tekerrür ediyor. Çünkü bugün Türkiye, zamanında Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün ve Birinci Dünya Savaşı'nın kaybeden güçleriyle ittifakının ardından günümüzün Türkiye'sinin atası Mustafa Kemal Atatürk'ün belirlediği çizgide, yıllardır Avrupalı olmak için yalvardıktan sonra, tekrar "Osmanlı" olmak istiyor. Avrupa'lı olmak istiyorlardı ve biz izin onlara vermedik. Sivil otoritenin askeri otorite üzerindeki üstünlüğü veya devletin dini karakteri gibi bizim için çok belirgin konuları halletmeleri gerektiği doğrudur. Bu istekleri konusunda asla bize açık şeyler söylemediler.
Ancak biz, önlerine Avrupa olarak özellikle de -Fransa ve Almanya- mümkün olan bütün engelleri koyduk. Sonuç aşikardır: Türkiye, geleceğini artık Avrupa'da görmüyor. Bunu, tarihteki yerini yeniden elde etmekte görüyor. Hegemonyasını Arap ve Müslüman dünyasına yayarak ve diğer ülkeler için "ayna" olarak... İnşallah Tunus ve Mısır için öyle olur. Ancak önemli olan Türkiye'nin yüzde 9 büyümesi ve yeniden büyük bir güç olacağıdır.
Avrupalı olmasını istemediğimiz için -ki büyük hata- onu, Batı'nın yanına çekelim. Umarım henüz vaktimiz vardır.
JOSEP PIQUE - İSPANYA DIŞİŞLERİ ESKİ BAKANI
(İspanya'da yayınlanan La Vanguardia Gazetesi, 9 Temmuz 2011)

14 Temmuz 2011 Perşembe

İtalya Finans Krizinin Eşiğinde

Dünyayı saran kriz aldı başını gidiyor. Amerika'da Lehman ile başlayan dalga Avrupa'ya sıçradı. Avrupa tarafında çalkantı İrlanda, Portekiz ve Yunanistan ekseninde birlik borçlarının % 4'ü kadar iken bu üçlüye şimdi katılması beklenen İtalya ve İspanya ile birlikte bu oranın % 40'ı bulması bekleniyor. Avrupa Birliği'nin euro bölgesi maliye bakanları acilen toplanıyor ve hemfikir oldukları konu Yunanistan'daki krizin İtalya ve İspanya'ya sıçramasına engel olmak için Yunanistan'ın temerrüde düşmesini sağlamak. Görünen o ki kriz 3 ülke ile sınırlı kalmayacak ve sıçraması muhtemel.
Yatırımcılar ise Yunanistan'ın temerrüdünün piyasalarda yaratacağı dalga ile Avrupa'nın bankacılık sisteminin zayıflamasından çekiniyorlar. Haklı olarakta böylesi bir durumda yeni bir banka kurtarma operasyonunun devreye gireceğini ve kamu finansmanında kopma yaşanacağını söylüyorlar.
*temerrüde düşmek: Kişi borçlu ise ve borcu ödeme günü belirli ise bu günde borcun ödenmemesi ile otomatikman; ödeme günü belirli değil ise alacaklının ihtarı ile düşülecek durum. Hukuki önemi, borçlu temerrüde düşürülmeden faiz ve munzam zarar temin edilemez.
İtalya'da yaşanacak kriz en çokta Fransa'yı ilgilendiriyor. Çünkü Fransız bankalarının elinde 400 milyar dolara yakın kamu ve özel sektör borcu bulunmakta ve büyük risk onların üzerinde. Bu miktar Alman kredi verenlerinin elindeki miktarın iki katında fazla ve yabancı bankaların elinde bulunan İtalyan borçlarının % 45'i Fransızların elinde.
İtalya ekonomisi büyüklüğü ölçüsünde yaşayacağı kriz ile de diğer ülkelerden farklı bir etkisi olacaktır. Böylesi bir durumda ekonomistler 2008 krizinden daha büyük bir krizle başbaşa kalınabileceğini söylüyor. Özellikle Fransız ve Alman finans kuruluşlarının riski büyük ve bu risk euro bölgesinin de dağılmasına sebep olabilir. İtalya 1,6 trilyon avroluk borcuyla (2,23 trilyon dolar) Avrupa'nın en büyüğü konumunda ve dünyada ABD, Japonya'nın ardından üçüncü sırada geliyor. Aynı İtalya Euro bölgesinde kamu borç yükünde Yunanistan'ın ardından ikinci sırada. Ülkenin kamu borç yükü gayri safi yurt içi hasılasının yüzde 120'sine ulaşmış durumda.
Bizde ise böylesi bir kriz halinde yüksek cari açık risk olarak görülüyor. Ama Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'a göre direkt bizi etkilemeyecek ve konu ile ilgili bir ekibin oluşturulduğunu, yakından takip edildiğini söylüyor. Keza Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'da krize karşı dikkatli olmak gerektiğini, İtalya ve Yunanistan'daki gelişmelerin kaygı verici olduğunu ifade ediyor. Burada bizim açımızdan ferahlatıcı olan ise her iki bakanda 3 ay öncesinden gerekli tedbirlerin alındığını, olsaı felaket senaryolarına ilgili kurumların hazırlıklı hale getirildiğini söylüyorlar.
Takip önemli, çünkü ihracat pazarımızın % 50'si Avrupa'ya. Her ne kadar iki yıldır kayıp bir pazar da olsa, yeni pazarlar bulunmaya çalışılsa da önemi büyük buranın. Bu yeni ihracat pazarlarına dikkat etmeli, böylece ihracatımız artmaya devam edecek ve olası krizlerden az etkilenilecektir.
İtalya'yı krizden ancak sürdürülebilir büyüme çıkartabilir. Nasıl ki Türkiye'yi koruyorsa oranın da çaresi ve genelinde Avrupa'nın çaresi bu büyümedir. Bununla beraber bu dönemde Türkiye'nin ihracatını Avrupa'dan diğer bölgelere kaydırması gerçeği de korunmanın bir diğer çaresi olarak görülmektedir. Yine yargı, eğitim, iş gücü piyasası ve istihdam alanlarındaki yapısal reformların gündeme alınması gerekli. Yatırım yapanlar açısından Türkiye'nin cazibesi güven verici ortam olmasından kaynaklıdır. Önümüzdeki zaman diliminde riskler çok büyük, bu riskleri de bertaraf etmenin yolu istikrar ortamını korumaktan, dalgalı denizde gemiyi karaya oturtmadan yol alabilmesini sağlamaktan geçiyor.
Avrupa Birliği'nin içine düştüğü bu borç sarmalı, liderlerinin yönetim zaafiyetlerini ve kriz halini anlayabilmek adına Cem Kozlu'nun Remzi Kitabevi'nden yeni yayımlanan "Avrupa'ya Hayır Diyebilen Türkiye" kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Twitter

Google+ Followers