23 Temmuz 2011 Cumartesi

AB'nin Türkiye'ye İhtiyacı Var

Bundan tam beş ay önce Usame bin Ladin hala hayattaydı, Mısır'da Hüsnü Mübarek dizginleri elinde sımsıkı tutuyor ve Zeynel Abidin bin Ali Tunus'u demir yumrukla yönetiyordu. Aradan geçen süre içinde halk ayaklanmaları ve siyasi değişimler, bölgenin tamamına yayıldı. Suriye ve Yemen'deki protestoların kanlı bir şekilde bastırılmasına, Suudi birliklerin Bahreyn'e girmesine ve Libya'da sürüp giden savaşa tanıklık ediyoruz. Bu Arap baharı nedeniyle Avrupa, geçtiğimiz aylarda ekseriya görmezden gelinen bir konuya yeniden dikkatini çevirmelidir: Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinin sağlayacağı avantajlar. Mevcut şartların ortaya çıkardığı muazzam fırsatlar karşısında, Türkiye'nin üyeliğinin AB'ye sağlayacağı avantajlar göz önünde tutulmalıdır.
Şimdi, Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden Başbakan seçilmesi ve bu ayın sonunda Avrupa'nın stratejik değerini bilen Polonya'nın AB Dönem Başkanlığını devralması vesilesiyle, Türkiye ve AB için katılım müzakerelerinde yeni bir başlangıç yapma vakti gelmiştir. Türkiye'nin katılımının AB'ye sağlayacağı avantajlar, Avrupa için Arap baharı öncesinde de netti. Avrupa, tanımına göre kültürel açıdan çeşitlilik arz ediyor. Bu yüzden söz konusu çeşitlilik Avrupa'nın tercihidir. Eğer Avrupa bir müze olmayıp küresel bir aktör olacaksa, bunun için yeni perspektiflere ve Türk insanının enerjisine ihtiyaç vardır.
Avrupa bugün, Türkiye'nin katılım müzakerelerine davet edildiği 1999'da olduğundan daha büyük ve daha farklıdır. Ayrıca Avrupa aşağı yukarı, AB'nin genişlemesini dikkate alan Lizbon Sözleşmesi'nin nihayet imzalandığı o dönemde baş gösteren derin bir ekonomik krizin içindedir. O sözleşme planlandığı gibi 2005'te sahneye çıkmış olsaydı, 6 yıldan beri yürürlükte olacaktı ve krizin AB'nin ekonomi hesaplarında yol açtığı sıkıntılar -avro bölgesindeki son problemlerde açıkça görülmektedir- daha kolay aşılabilecekti.
Ancak Avrupa hep problemlerle karşılaşır, onları çözer ve kendi gelişimini sürdürür. Gerçi bugün bir Maliye Bakanlığımız yok ama buna benzer bir uygulamanın hayata geçirilmesinin arifesindeyiz. Aynı şekilde, Avrupa Merkez Bankası'nın mesela 1997'de tasavvur dahi edemeyeceğimiz yetkileri bugün mevcut. Türkiye'de 1999'dan bu yana hem ekonomik hem de politik açıdan dramatik bir değişim geçirdir ve bunun AB'ye katılım süreciyle de çok yakın alakası var. Gerçekten de AB'nin "yumuşak" çekim gücü olmasaydı bu değişim gerçekleşmezdi. Ekonomi alanında Türkiye bir G-20 ülkesi ve orada rolün çok etkili biçimde oynuyor. Politik açıdan Türkiye bir bölgesel öncü güce dönüştü, öyle ki ülke, bu rolü çok önemsiyor.
Parlamento seçimlerinden sonra ve yeni bir anayasanın kabul edilmesi öncesinde Türkiye tarihi bir çığı açacak ana doğru yaklaşıyor. Franco'nun ölümünün ardından, 1975-76 yıllarında İspanya Anayasası'nı kaleme alan komisyonda üyelik yaptım. Diktatörlükten demokrasiye doğru bir hareketin anlamını ve bir anayasanın uzlaşmayla hazırlanmasının ne kadar önemli olduğunu oradan biliyorum. AB ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1963'te bir birleşme anlaşmasıyla başladı. Artık katılım müzakerelerine geçildi ve tarımdan enerjiye, rekabetten çevreye, sosyal politika ve daha nicesine kadar 35 "faslın" açılması gerekiyor. Aslında biz daha fazlasını görmekten memnuniyet duyardık ama şu an 19 başlık açık. Ancak asıl sorun, henüz tek bir faslı kapatmış olmamız ve daha da vahimi, müzakerelerin yavaşlamış olmasıdır. Hakikaten de 2010'un ikinci yarısında hiçbir şey olmadı. Umarım bu yıl önemli ilerlemeler kaydedilir.
Türkiye ve Avrupa Birliği'nin birbirine ihtiyacı var. Türkiye'deki yabancı yatırımların yüzde 75'i AB kaynaklı. Türkiye ihracatının yaklaşık yarısını AB ülkelerine yapıyor ve yine Türkiye'deki turistlerin yarısı AB ülkelerinden geliyor. Aynı şekilde Avrupa'nın enerji güvenliği, Orta Asya ve Orta Doğu petrol ve doğal gazının taşınması alanında Türkiye'yle yapılacak iş birliğine bağlı.
Ama siyasi açıdan da birbirimize ihtiyacımız var. Türkiye'nin komşuları bizim komşularımız, Türkiye'nin sorunları bizim sorunlarımızdır. Türkiye'nin üye olması halinde güvenlik açısından önem arz eden stratejik avantajlar, Avrupa Birliği için çok çeşitli olacaktır ki, buna AB ile Türkiye'nin çok uzun zamandan bu yana üye olduğu NATO arasındaki ilişkilerden başlayabiliriz. AB'nin Akdeniz bölgesinde günümüzde yaşanan sorunlara bulaşmış olması da, Türkiye ile uyum içerisinde daha kolayca aşılabilir. Bosna Hersek'te kalıcı bir çözüme ulaşılması konusunda, AB ile Türkiye arasındaki iş birliği esasa ilişkin bir önem arz etmektedir.
Türkiye'deki siyasi yönetim, şartların çok katı olduğunu düşündüğü için 1999 yılında katılım adayı olmak istemiyordu. Ben de Türkiye'ye gittim, gece yarısı Başbakan Bülent Ecevit ile, ardından da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile görüştüm. İki gün sonra Ecevit, Türkiye'nin AB üyesi olma arzusunu resmen dile getirmek için Helsinki'ye gitti. Biz de, Türkiye'nin AB üyesi olacağını söyledik. Ben bu belgenin imzalanmasını destekledim ve bugün olsa aynı şeyi yine yapardım. Bu zor ve hesap edilemez ama yine de umut dolu zamanlarda, dünyanın Türkiye ile AB arasındaki iş birliğine ihtiyacı var. Bu durum, belirli bir sorun karşısında nasıl hareket etmek gerektiğine dair karar almak için arada sırada buluşmak anlamına geliyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne alınması anlamına geliyor. Bu benim hayalimdir ve bunu gerçekleştirmek için mücadelemi sürdüreceğim.
JAVIER SOLANA - AB TEMSİLCİSİ (Der Standard - 14.06.2011)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Twitter

Google+ Followers