10 Aralık 2012 Pazartesi

ÜMİT BOYNER: Politika Yapmakla İlgilenmiyorum

Bugün gazeteleri incelerken Yeni Şafak gazetesinin aşağıda gördüğünüz manşeti ile karşılaştım.




Manşete konu yaklaşan yerel seçimler ve CHP'nin olası İstanbul adayları. Haber içeriğinde CHP'nin yaptırdığı anketlerden birinci sırada çıkan ismin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül olduğu ama kendisinin de bazı ilçelerde (hali hazırda CHP'nin en güçlü olduğu ilçeler oluyor) aday belirleme yetkisi istediği için görüşmelerin kesintiye uğradığı ifade ediliyor. 


Sarıgül, ismi her daim gündemde olan ve CHP içinde hem çekingenlikler yaratan hem de 'olsa iyi olur' dedirten bir siyasetçi. Açıkçası kendisini uzun yıllardan beri tanıdığım için, siyaset yapma biçimi ve ekibini organize etme-yönlendirme metodlarını bildiğim için hali hazırda adresinin İstanbul olduğunu düşünüyorum. Bunun için de iki ihtimali var söz konusu olan: Ya CHP'den aday gösterilmesi sağlanacak ( Ağabeyleri yapıyor bu görüşmeleri. Onlar kim diye sorarsanız dilinden düşürmediği iki üç isim var. TDH kuruluşunu geri çekmesine de onlar sebeptir kanımca. ) ya da ölüyü diriltip (TDH partileşecek) onun adayı olarak İstanbul'u almak için çalışacak. Onun için de kararının AK Parti'nin adayının kim olduğuna bakacak. Sarıgül'ün yolları biraz dikenli anlayacağınız. 


Manşette benim asıl ilgimi çeken şey TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner'in de adının geçmesi. Daha önce zaman zaman CHP Genel Başkanlığı için de adını devamlı dile getirme çabası, özellikle iktidara yakın medya kuruluşlarınca görülmüştü. Ümit Boyner'in de bu anlamda herhangi bir çabası ya da isteğinin olmadığını biliyordum. 


Gün içinde manşeti bir tweet ile Ümit Boyner'e sordum; 


Ümit Boyner'den bana gelen cevabı da ilk buradan açıklamış olayım: "Ben defalarca politika yapmakla ilgilenmediğimi beyan ettim. Be temelsiz spekülasyonlara anlam veremiyorum."



Düşündüğümden farklı bir açıklama gelmedi. TÜSİAD gibi önemli bir kuruluşun liderliğini yapan Boyner, bana göre iktidara olan eleştirileri ile de anlamlı bir muhalefet, sivil toplum kuruluşu olmanın gereğini layıkıyla yapmakta. Zaten dikkat ederseniz iktidar mensupları da Ümit Boyner'den ziyade TÜSİAD'ı geçmişiyle eleştirmektedir. 

Tam da bu noktada bir soru sormak istiyorum. 28 Şubat döneminde 5'li bir çete olduğundan bahisle Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, TÜSİAD'ın hesap sorması gerektiğini ifade etmişti geçtiğimiz aylardan birinde. Bu 5'li çetenin iş dünyası ayağında mesela TOBB, DİSK, HAK-İŞ, TESK, TİSK gibi stk'lar var mıydı?  Vardı. Peki, Sn. Arınç niçin özellikle TÜSİAD'a dair bir tepki göstermektedir? Bu organizasyonun içinde olmamasına rağmen onlardan biri gibi göstermekle ne amaçlanıyor ben anlam veremedim. Mesela TOBB başı çekmiş; kimse neden Rifat Hisarciklioğlu'na çıkışmıyor da Ümit Boyner'e sertleşiyor? Bizim bilmediğimiz bir fark var ise açıklansa da bilsek. 


Not: Akşam gazetesinin Darbe Araştırma Komisyonu 5'li çeteyi dinledi haberi. 

22 Ekim 2012 Pazartesi

İş Hayatıma Dair Gelişmeler

İki buçuk yıla varan süre boyunca severek yaptığım İstanbul Aydın Üniversitesi bünyesindeki Türkiye Araştırmaları Merkezi, Kadın Araştırmaları Koordinatörlüğü ve son olarak da Mütevelli Heyet Başkanlığı'ndaki görevlerimden Eylül sonu itibariyle ayrılmış bulunmaktayım.

Sivil toplum ve siyaset eksenli çalışmalarım sonrası akademik bir ortamda çalışmak çok yönlü öğretici, zenginleştirici oldu benim için. Bu anlamda çok sayıda teşekkür etmem gereken insan var elbet. İstanbul Aydın Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sayın Yadigâr İZMİRLİ ve İAÜ Mütevelli Heyet Başkanı Dr. Sayın Mustafa AYDIN'ın şahsında tüm İAÜ ailesine çok teşekkür ederim. Özellikle son aylarımda yakından çalışma fırsatı bulduğum Sayın Rektörümüz ve Sayın Mütevelli Heyet Başkanımıza bir defa daha teşekkür etmek istiyorum.

Gelelim yeni gelişmelere...

Uzunca bir süredir çeşitli vesilelerle çalışmalarına katıldığım, zaman zaman fikri paylaşımlarda bulunduğum Sayın Bulut BAĞCI'nın başkanlığındaki Genç Turizmciler Derneği (GTD) ile profesyonel düzlemde çalışma kararı aldık. Ekim ayı itibariyle Genç Turizmciler Derneği Genel Koordinatörü olarak sivil topluma katkıda bulunacak ve Türkiye'mizin özel bir alanı olan Turizm ekseninde çalışmalarda bulunacağım. Benim için heyecan verici bir süreç olacak. Bu anlamda ilk çalışmamız da Turizm Trendleri Zirvesi 2012 oldu. 2013 yılı da birçok önemli zirvenin ve faaliyetin gerçekleşeceği bir yıl olacak. Turizm sektörüne ufuk açacak, gençlikten beklenen enerjiyi yansıtacak bir sürecin adresi olacak GTD.


Bir güzel haberim daha var: Dolaylı yollardan içerisinde olduğum bir sektörden!
Siyaset eksenli olarak çeşitli isimlerle danışmanlık düzeyinde gerçekleştirdiğim reklam, tanıtım, sosyal medya, pr çalışmalarını ajans düzeyinde bir ortaklığa girişerek gerçekleştirme kararı aldım. Uzun yıllardan beri tanıdığım ve birçok çalışmamda emeği olan kıymetli dostum Özcan Aktaç ile CreativeIST Tasarım&Yazılım&PR Ajansı'nda birlikte çalışacağız. Bundan böyle CreativeIST Ajans Başkan Yardımcısı olarak iş hayatıma devam edeceğim.
                                        
Yakın zamanda turizm eksenli bir gelişme daha olacak. Şimdilik sürpriz! :)

Bütün bu süreçlerde benim yanımda olan, üzerimde emeği olan tüm insanlara çok teşekkür ederim. Umut ediyorum ki bu yeni başlangıçlar hayırlara vesile olacak.

Kurban Bayramınızı ve Cumhuriyet Bayramınızı kutluyorum. Sevdiklerimizle nice güzel bayramlara kavuşmak dileğimle..


6 Ağustos 2012 Pazartesi

Cumhurbaşkanımıza Sordum; Oylarınıza Talibim :)

Cumhurbaşkanına Sorun projesi oylamasında sorum güzel sorulardan biri seçildi.


Sayın Cumhurbaşkanımıza sorduğum soru;

"Sayın Cumhurbaşkanım; 1915 olaylarında 100. yıla az kaldı. Bununla alakalı diasporanın çalışmaları yoğun şekilde devam ediyor. Acaba, Türkiye bu sembolik yıl dönümünde konuyla alakalı baskı, lobi, faaliyet planlarında yeterli mi? Himayenizde bir çalışma var mı?"

Oylarınızla soruma destek olmak için:
http://cbsorun.tccb.gov.tr/soru/982930 linkinden soruma ulaşmanız ve Beğendim tuşuna basmanız yeterlidir.
Desteğiniz için şimdiden çok teşekkür ederim.



2 Ağustos 2012 Perşembe

AK Parti'de Çatırdamanın Resmi(yeti)


Blogumdan, sosyal ağlarımdan takip edenler bilirler herhangi bir siyasi partiye mensubiyetim ya da sempatim olmadığını. Bunun yanında başarılı siyasetçileri ve başarılı partilerin politikalarını övmekten, savunmaktan kaçınmam. Son 10 yılın siyasetinin hakim gücü AK Parti ve doğal olarak bu hakimiyete sebep etkili bir lider ve etkin parti politikaları söz konusu. Baskın ve alternatifsiz olan AK Parti, siyasetin tek belirleyicisi durumda. Gündemi belirleme gücünün yanında, geleceği de tasavvur ediyor.
                                                                                                                                                                     
Yakın zamanda HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş ile yaptığı görüşmenin ardından HAS Parti'nin AK Parti'ye geçişi de bu gelecek tasavvurunun sonuçlarından bir tanesi. Merak edilen, Başbakan Erdoğan sonrası partinin alacağı şekil. Kurtulmuş'un transferi parti içi dengelere yönelik hamle olarak görülebilir pekala. Böylesi güçlü bir organizasyonda elbette kendi planları olan isimler de mevcut. Bu doğal da; bir koltuk boşaldığında ona taliplerin çıkması normal.
                                                                                                                                                                   
Benim bu yazımda değineceğim husus ise bir başka. Şöyle bir medya arşivlerini taradığınızda çok değil bir yıl öncesine kadar Türkiye'nin ekonomik ve demokratik dönüşümünün başarılarını anlatan haberleri göreceksiniz. Yargı reformu, azınlık hakları, sivil-asker ilişkileri, Batı'nın krizle meşgul olduğu bir dönemde büyüyen milli gelir, sosyal güvenlik reformu, enflasyonla mücadele ile gerçekleşen ekonomik başarılar ve Alevi-Kürt açılımları ile gerçekleşen adımlar Türkiye'yi bölgenin ve İslam dünyasının yıldızı yapıyordu.
                                                                                                                                                                   
Geldiğimiz noktada ise AK Parti; reformlara fren yapıp, vesayet düzeninin bürokrasiye sağladığı ayrıcalıkların tadını çıkararak gücünü pekiştiriyor. Foreign Affairs dergisindeki 'Türk Paradoksu' adlı makalede Michael J. Koplow ve Steven A. Cook, AK Parti'nin mevcut halini şöyle tanımlıyor: " AKP hem demokrasiyi kucaklıyor, hem de kötüye kullanıyor..." Bir yandan bireysel, dinsel, ekonomik özgürlük alanlarını genişletirken, öte yandan da açık toplumu kısıtlıyor. Bu 'Türk Paradoksu' tanımına içeriden bir tanımı (daha doğrusu açıklamayı) da Şahin Alpay yapıyor:                                                                                                                                                                              


Birçok etkenden söz edilebilir, ama başta gelenleri şunlar olabilir: Birinci olarak, AKP bir yüzüyle İslami Kemalist" olduğu, yani bir yanıyla Kemalizm'e bağlı olduğu söylenebilir. Zira İttihatçı-Kemalist, devletçi-milliyetçi-laikçi endoktrinasyon (beyin yıkama) Müslüman Demokrat akım üzerinde de derin izler bırakmıştır. Bu izler yalnızca AKP'de değil, Türkiye'nin devletçi-milliyetçi sosyalistlerinde, laikçi liberallerinde ve laikçi-milliyetçi Kürtlerinde de görülebilir. (Bkz. "AKP İslami Kemalist midir?" 26 Ocak ve "İslami Kemalizm'in Kökleri Nerede? 19 Nisan başlıklı yazılarım.)
                                                                                                                                                                    
İkinci olarak, denebilir ki AKP yönetimi bürokratik vesayet düzenini yeterince denetimi altına aldığına hükmettiği için, iktidarını sürdürmek amacıyla eski düzenin hâkimleriyle üstü örtülü bir anlaşmaya yönelmiş; darbeciler TSK saflarından temizlendikten sonra, siyasete müdahale edilmesinin askeriyeyi yıprattığına ve profesyonel görevlerini aksattığına inanan komutanlarla "birlikte yaşama" kararına varmıştır. Şimdilerde TSK siyasetten uzak durmaya, hükümet de askerin işine karışmamaya çalışmaktadır. (Uludere bombalamasının ve Suriye açıklarında düşürülen uçak olayının, hükümetin tanıdığı yetkiler çerçevesinde TSK'nın inisiyatifiyle gerçekleşmiş operasyonlar olabileceğine dair kuşkular artmakta.)
                                                                                                                                                                       
Üçüncü olarak, Başbakan Erdoğan'ın 2014'te, tercihan anayasaya girecek yarı-başkanlık sistemiyle, olmazsa bugünkü yetkileriyle Cumhurbaşkanı seçilmek üzerine kurduğu strateji üzerinde durulabilir. Bunun için AKP hükümeti, generallerle "birlikte yaşama" dengelerini bozacak işler (reformlar) yapmaktan kaçınıyor olabilir.
                                                                                                                                                                      
Pek tabi bu paradoksun ortaya çıkma nedeni de AK Parti. Başbakan Erdoğan'ın 'çıraklık-kalfalık-ustalık' olarak tanımladığı her bir dönemim kendi içinde koşulları vardı. Bütün bu meşakkatli yolculuk son bir yılda AK Parti'de yerini rahatlığa bırakmış durumda. Demokratlıktan muhafazakarlığa kayış söz konusu. Kürt ve Alevi açılımlarının yerine 7 aydır aydınlatılamayan Uludere'yi; kürtajı, Yargıtay'ın cemevi kararını; Hazine'nin Mor Gabriel manastırına el koymasını; yargı reformu yerine demokratikleşme açısından kritik Ergenekon davaları dahil birçok konuda yargıya yapılan müdahaleleri, Büşra Ersanlı olayını ve medyadaki sancıları konuşuyoruz. Vaziyet böyle olunca dünya medyasına da bu olumsuz hava yansıyor. Bazen eleştiriler abartılı ve haksız olsa da genele bakıldığında olumsuz hava çok belirgin.
                                                                                                             
Geçirilen bu zaman içerisinde kaçırılan önemli lüksler de söz konusu. Özellikle dış politikada atılan adımlara bağlı olarak. Bunların başında Batı ve Doğu ile aynı anda ilişkileri geliştirme fırsatı geliyor. AB ilişkilerindeki gelişim, İKÖ'nün başına Ekmeleddin İhsanoğlu'nun gelişi, Irak savaşına rağmen ABD ile gelişen ilişkiler, Suriye ve İran ile yürütülen sıkı ilişkilerimiz dikkat çekiciydi. Bütün bu geniş ağ sayesinde Doğu'dan kopmadan Batı ile ilişkiler sürdürülürken, İslam dünyasının da yıldızı bir Türkiye ortaya çıkmaktaydı. Geldiğimiz noktada ise (özellikle nükleer bazlı) Tahran ekseninde gelişen can sıkıcı olaylar Türkiye'yi zora soktu. Hali hazırda da Türkiye; İran, ABD ve NATO ile ilişkileri bir arada 'zorla' eskisi gibi yürütmeye çalışıyor. 
                                                                                                             
Bir diğer artı hem Araplar hem de İsrail ile yürütülen iyi ilişkilerdi. Her iki tarafında kazançlı çıktığı bir diyalog, işbirliği süreci söz konusu idi. Bu sayede Filistin-İsrail, Suriye-İsrail ilişkilerinde de Türkiye'nin konumu güçlenmişti. Ama önce Olmert'in Gazze saldırısı, sonra 'One Minute' ve ardından Mavi Marmara ile bütün bu ilişkiler terse döndü. 
                                                                                                             
Türkiye'yi kazançlı ve güçlü kılan bir diğer lüks ise 'Arap Baharı' sürecinin başlamasına kadar olan zamanda Ortadoğu'daki hakimiyeti. Rejimler ile halk arasında bir tercih yapmak zorunda kalmadan ilişkilerini geliştirirken (Mübarek'ten Esad'a kadar), diğer yandan da halklar nezdinde ekonomik başarıları, demokratik dönüşümü, Batı'da ve Doğu'da saygı uyandıran proaktif politikaları ile model olarak görülüyordu. Ama Arap Baharı süreci Türkiye'nin elindeki bu lüksü ortadan kaldırdı. O otokratik rejimlerin liderlerinden eser kalmadı. Türkiye, özgürlük isteyen rejimlerin halklarından taraf oldu. Bugün Suriye ve daha birçok ülkede yaşanan değişim, kriz biraz da bu süreçlerin eseridir. 
                                                                                                             
Bütün bu lükslerin ortadan kalkmasının yanında, içeride de demokratik olmaktan uzaklaşıp muhafazakar kimliğinin dokularıyla hareket etmek AK Parti'yi sıkıntılı bir sürece doğru sürüklemektedir. Pek tabi güçlü olduğu zamanda böylesi bir sıkıntıyı yaşaması ya da lideri tarafından (özellikle parti içi çekişmelere) buna izin verilmesi seçim zamanında gerçekleşmesinden daha makbul. Sakin ve daha güçlü olduğu bu dönemde hem içeride hem dışarıda kimin eteğinde taş varsa dökülecek. 
                                                                                                             
12 Haziran seçimlerinden önce Başbakan Erdoğan, "12 saat sonrasını göremeyen Türkiye'nin 12 yıl sonrasını görebildiğini" hatırlatmış ve AK Parti'nin 'seçim beyannamesini' açıklamıştı. Seçmene verilen taahhütler 6 başlıktan oluşuyordu: "İleri demokrasi, büyük ekonomi, güçlü toplum, yaşanabilir çevre, marka şehirler, lider ülke."
                                                                                                             
Bu 6 başlık özellikle son bir yıl içindeki uygulamalar ile derinlemesine analiz edildiğinde, AK Parti'de çatırdamanın resmi(yeti) de görülecektir. 
                                                                                                          

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Sevdiğim!




Sevdiğim!
Ben seni sevdim ya o yeter bana.
İçine hapsoldum, çekirdeğinim..
Gözleri baldan tatlı arım benim,
Kalbim üzerinde titreyen hüzünüm..
                                                                                                                                                                   

Sevdiğim!
Öylesine parlak, öylesine berraksın ki..
Senin olduğun yerde,
Işık gökten yere değil
Yerden göğe ağarıyor..
                                                                                                                                                                   

Sevdiğim!
O kadar güzelsin ki..
Güzelliğini anlatmaya gelince sıra gelince,
Susarım sadece.
O güzelliği sözcüklerle sınırlamak..
Ne mümkün.
                                                                                                                                                                 

Güzelliği hayallerimin sınırsızı
Gönlümün yegane arsızı..
Üç harf ile en sade melodiyi
Sende dinliyorum: AŞK.
                                                                                                                                                                     

İşte tam da şimdi
Böyle basit şeylerin rüyasını görüyorum..
                                                                                                                                                                   

Sevdiğim!
Sen bana gerek olmasan,
Yaradan yazar mı seni tanımayı bana  hiç?
                                                                                                                                                                      
Sevdiğim!
Gözlerimdeki ışıltının,
Kalbimdeki aşkın,
Dilimden yüreğine akan
Her cümlenin sebebi sensin..
Yetmez mi?
                                                                                                                                                                 



29 Mayıs 2012 Salı

Istanbul World Political Forum'un ardından ( #iwpf )


Istanbul World Political Forum-2012, 17-18 Mayıs tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleşti. Türk Vakfı tarafından "Politikanın Davos'u" hedefiyle hayata geçirilen, Dünya'da politik bir forum merkezi yaratma çabasının bir ürünü olarak başarılı bir organizasyon gerçekleştirildi bu yıl da. Geçtiğimiz yıl Al Gore, Kofi Annan gibi dünya lideri isimleri ağırlayan IWPF bu yılda çok önemli konu ve konuklarıyla misyonunu gerçekleştirilen organizasyonda bu yıl da çok sayıda devlet yöneticisi, kanaat önderi, din adamı, akademisyen, gazeteci yer aldı.

Politik sorunların tartışıldığı, uzlaşma zeminlerinin arandığı ve sivil inisiyatifin yer aldığı politik forumlar arasında ciddi bir boşluğu gideriyor IWPF. Bu anlamda İstanbul'da binlerce yıllık tarihiyle, farklı imparatorluklara başkentlik yapmış bir kültür ve tarih birikimiyle, üç büyük büyük dinin temsilcilerinin barış içinde yaşayabildiği nadir kentlerden biri. Hem coğrafi konumu hem de kültürel ve tarihi geçmişiyle eşsiz bir kent. Bu anlamda da böylesi bir politik forumun merkezi olması için de en uygun adres.

Bu forumun değerli olmasının bir nedeni de, dünyaya kanaat önderliği yapan insanların dünya insanlarına vereceği mesajların merkezi olma gayretidir. Buradan verilecek her mesaj elbette giderek dikkate alınacaktır ve İstanbul'dan dünyaya evrensel bir mesaj olacaktır.

Henüz ikincisini gerçekleşiyor olmasına rağmen, bu anlamlı çaba ile eminim ki 4-5 yıl sonra dünya insanlarının buradan çıkacak mesajları merakla bekleyeceği bir merkez de olacaktır. Böylesi bir idealin, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerince ve devletin ilgili kurumlarınca yüksek düzeyde desteklenmesi ve temsili de çok önemlidir.

Geleceği, doğru öngörenler, ona hazırlıklı olanlar ve onu şekillendirenler kazanacaktır. Bu eksende Türkiye Cumhuriyeti'de tarihi şekillendirmiş, tarih yazmış bir geçmişin şanlı mirası üzerine kurulmuştur. Bugün itibariyle de ülkemizin konumu ve koşulları ile beraber dünyamızın içerisinde bulunduğu koşulları, Türkiye'yi dünya politikasında ve ekonomisinde aktif rol üstelenmeye doğru itmektedir. İlkeli siyaset düsturundan ödün vermeden, tarihsel mirasına yakışır kararlılıkta "insani, vicdani, ahlaki" siyaset erdemi ile Türkiye, kendisini geleceğin dünyasına hazırlamalıdır.

Bu misyona sahip olan bir Türkiye, şüphesiz ki iç sorunlarını da daha kolay çözebilecektir. Artık iç sorunlarıyla sıkışıp kalmış bir Türkiye'nin yol alması ve liderlik sergileyebilmesi mümkün değildir. Ülke dışı dinamikler de Türkiye'nin siyasal ve ekonomik hayatını artık daha fazla etkilemektedir zira. Bu etki gelecekte daha da artacaktır. Dolayısı ile Türkiye'nin politik ve ekonomik seyrini sadece iç dinamikler ile şekillendirmesi mümkün olmayacaktır.

İşte tam da bu noktada IWPF gibi bir organizasyon ile İstanbul'da politik, ekonomik, sosyal konuların tamamı, bölgemize ve dünyaya ait birçok sorun ve öngörünün tartışılmasına ve bunun sürdürülebilir kılınması amacına hizmet etmektedir. Bu forum ile dünyanın dikkati Türkiye'ye çekilebileceği gibi, iç kamuoyunun da dikkatini bölgesel ve küresel ölçekli değerlendirmelere, geleceğin öngörülmesine ve planlamasına imkan sağlayacaktır.

Yarın yeni bir dünyadır. Geleceği doğru öngörenler, geleceğe hazırlıklı olanlar ve geleceği şekillendirenler arasında olmamız elzemdir. Buna hazırlıklı olmak için böylesi bir organizasyona imza atan Türk Vakfı'nı ve Başkanı Ahmet Eyüp Özgüç beyefendiyi, IWPF'nin gerçekleşmesinde katkısı bulunan bütün çalışanlarını ve maddi destekçilerini tebrik ediyorum.



IWPF hakkında detaylı bilgiyi http://tr.istanbulwpf.org/ adresinden edinebilirsiniz.
Twitter: @istanbulwpf 
Facebook: /istanbulwpf
GooglePlus: IWPF 
YouTube: IWPF

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Istanbul World Political Forum "Yeni Bir Dünya Kurmak"

İkincisi yapılacak olan Istanbul World Political Forum için geri sayım başladı. Foruma katılacak önde gelen bilim, sanat, siyaset adamları ve aktivistler dünyanın geleceğini şekillendirecek.



İlki geçtiğimiz yıl dünyaca tanınmış çok sayıda ismin katılımıyla düzenlenen Istanbul World Political Forum (IWPF), 17-18 Mayıs'ta İstanbul Kongre Merkezi'nde düzenlenecek. Foruma dünya liderlerinin yanı sıra, Libya, Yemen, Mısır'dan birçok aktivist katılacak. Bunlar arasında en önemli isim ise Mısır'daki ayaklanmalarda iki gözünü kaybeden Ahmed Harara. Time Dergisi'nin yılın adamı seçtiği Harara'nın yanı sıra Tunus'ta fitili ateşlenen Arap Baharı'nın lider gençleri de hazır bulunacak. 


                                       


IWPF'in bu yılki ana teması "Yeni bir dünya kurmak" olarak belirlenmiş. 54 ülkeden 200 konuşmacı ve 300'ün üstünde katılımcının olacağı zirveyi izlemek üzere, 50 ülkeden gazeteci İstanbul'a gelecek. 


Konuşmacılar arasında, devlet ve hükümet temsilcileri, ekonomi ve enerji bakanları, dini liderler, filozoflar, iş adamları ve kanaat önderleri de yer alacak. Dünyanın geleceğinin inşa edileceği toplantı olan Istanbul World Political Forum'un Yönetim Kurulu Başkanı ve Başbakanlık Başmüfettişi Ahmet Eyüp Özgüç. 


Özgüç, forumun amacını şöyle açıklıyor: "Hepimiz hızla değişen bir dünyanın evrensel tanıklarıyız. Söz konusu ekonomik ve politik değişim, bölgesel değil, küresel. Yani politik değişim talebi yalnızca Ortadoğu'da değil, gelişmiş Batı ülkelerinde de kendini yoğun olarak hissettiriyor." 


Özgüç, herkesi kapsayan ve kucaklayan yeni ve adil bir düzene ihtiyaç olduğunu vurgularken sözlerine şöyle devam ediyor: "İstanbul World Political Forum, yeni dünyanın en güçlü uluslararası platformlarından biri olma iddiasında." 





IWPF hakkında detaylı bilgiyi http://tr.istanbulwpf.org/ adresinden edinebilirsiniz.


Twitter: @istanbulwpf 
Facebook: /istanbulwpf
GooglePlus: IWPF 
YouTube: IWPF

3 Mayıs 2012 Perşembe

Gürsel Tekin İstifa Etti; Şimdi Ne Olacak? "ALMANYA Faktörü"


CHP'nin ikinci adamı Gürsel Tekin, CHP içindeki "çete"yi Kılıçdaroğlu'na gerekçe göstererek, onlarla aynı MYK'da olmayı kabullenemediğini ve devam etmeyeceğini söyleyerek istifasını verdi.

Peki kim bu "çete"? Çeteden kasıt Aydın Ayaydın ve Erdoğan Toprak tabi ki. Kemal Kılıçdaroğlu'nun etrafını sarmış olan bu yapı CHP'nin derin yapılanması diyebiliriz. Şimdi ben bu istifa ile beraber yeni bir sürecin çeşitli ihtimallerine dair yorumlarımı sizinle paylaşacağım.

Gürsel Tekin'in istifasının kabulü ya da kabul edilmemesi bir mesele değil. Zira bundan böyle yolun bu isimlerle ve bu şekilde alınamayacağı aşikâr. Deniz Baykal'ın malum kaset skandalı ile beraber yerine gelen yeni yönetimin yönetimi paylaşma, iktidar çekişmesi o günden bugüne devam ediyordu. Gürsel Tekin "sabret" telkinlerine daha fazla dayanamadı ve sonunda kaynayan kazanın kapak tutmayacağı gerçeğini yeniden bizlere hatırlattı. Gerçi CHP'de kazan ne zaman duruldu ki?

Gürsel Tekin'in istifası planlı bir sürecin ürünü olarak bugün gerçekleştiyse ona uygun bir açıklama ve ardından bir hareket sergilenecektir. Bu mevcut yönetimle olamayacağı, yeni bir söylem-eylem-lider ihtiyacına kadar da gidecektir. Tekin, kendi varlığını da borçlu olduğu büyükleri ile elbet istişare etmiştir diye düşünüyorum. Etmeden böyle bir karar aldıysa, bilin ki o "büyükler" derin yapılanmanın yanındadır ve Gürsel Tekin kendi başınadır. Bunu zaman gösterecektir.

Tekin neler yapabilir peki? Bundan sonraki süreçte sarılacağı en önemli iplerden biri Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'dür. Sarıgül, hepinizin bildiği üzere 2007'den beri Türkiye Değişim Hareketi ile yurt çağında faaliyetler yürütüyor. 2010 yılı Mayıs ayında parti kurması beklenirken, Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başına gelmesi ile " bu rüzgara bir şans" verilmesi gerektiğini düşündü ve parti kurmaktan vazgeçti. Bunun tabi Kılıçdaroğlu'nu partinin başına getirenler ile dolaylı bağlantıları olduğunu düşünüyorum ama şimdi o detaylara değinecek durum yok. Başka bir zamanın konusu o.

Gürsel Tekin, Sarıgül ile ittifak yapabilir mi? Şu an kendisi için en akıllıca yol bu gibi görünüyor. Kendisinin parti başkanlığına adaylık sürecini başlatır ve Sarıgül'e de İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığını garantilerse gereken sadece Sarıgül'ün bu teklifi kabul etmesidir. İkincisi CHP'den tamamen kopmak ve Sarıgül'ün liderliğinde yeni bir parti ile sürece devam etmek. Bu Sarıgül için garantili bir yol değil CHP dururken. Ama her iki isminde sözünü dinlediği "büyüklerinin" desteği bu yönde olursa seve seve yaparlar. Zira o isimlerin mevcut isimler ve anlayışla, dahası CHP kimliği ile Türkiye'de iktidarı zorlamanın mümkün olmadığı gerçeği ile yüzleştiklerini düşünmekteyim. Bu tür bir ittifak ve yeni partinin doğuşu halinde birileri özellikle Erdoğan Toprak'ın son seçimlerdeki bütçe yönetim işine çomak sokup, hesapların denetimi halinde geride kalanların başını çok ağrıtacaktır ve CHP'de itibar kaybına neden olacaktır. Böylesi bir ortamda o isimler Tekin-Sarıgül ikilisi için neler ortaya atmaz diyebilirsiniz; ama mesele öyle değil. Baktığınız zaman Önder Sav'da neler neler dökebilirdi mevcutlar için. Bu biraz da "büyük" sözü dinlemekle alakalı bir durum. Türkiye'de sosyal demokratların bir davası yok, dizayn siyaseti hakim. Bunun uluslararası boyutuna dair yazımın sonunda bazı ipuçlarını vereceğim.

Bu ittifakın mümkün olabileceğine dair bir diğer mesele de Gürsel Tekin'in canını sıkan Yargıtay'daki bir dosyasının içinin boşaltılması hadisesi, Eski Taşdelen Belediye Başkanı Hüseyin Avni Sipahi'nin yardımı ve Tekin'in Sipahi'ye verdiği "vekillik" sözünü tutamayışı sebebiyle bozulan arayı düzelten Sarıgül gerçeği. Bu iddianın sahibi Talip Doğan Karlıbel. İhtimali yüksek bir durum.

Ben bu yazıyı yazarken CHP Genel Sekreteri Bihlun Tamaylıgil'in istifasının da gerçekleştiği bilgisi geldi. Rahatsızlığın boyutunu ve değişimin aciliyetini göstermesi adına bu istifa da önemli bir mesajı içinde barındırıyor. Gürkan Hacır güzel bir tespitte bulundu; CHP yönetiminde CHP kökenli son iki siyasetçi Tamaylıgil ve Tekin'di, onlar da kalmadı. CHP artık ANAP, DYP, SHP, DSP'lilerin yönetiminde.

Yukarıda dizayn siyasetinden bahsettim. Bunun da bir kaynağı söz konusu. Özellikle son 4 yılda Almanya etkisinin kendisini gösterdiğini söyleyebiliriz. Hatırlatmakta fayda var 2008'de Kılıçdaroğlu'nun bir seyahatinde Alman istihbarat teşkilatı BND ile bir görüşme gerçekleştirdiği ve genel başkanlık noktasında da kendisini desteklediğine dair bilgiler mevcut. Almanya'nın CHP ilgisinin boyutları derin.

Hatırlarsanız bir dönem Başbakan Erdoğan, Alman vakıfları ile ilgili rahatsızlığını dile getirmiş ve fırsatı halinde gerekeni yapacağından geri durmayacağını ifade etmişti. Ergenekon davası sürecinde Deniz Fener davası ile Almanya eksenli gelişmelerin ardı arkası da kesilmemişti. Yine o dönemde Türk vatandaşlarına yönelik eylemler, provokasyonlar da dikkatlerden kaçmamıştı.

Almanya sanılanın aksine bölgedeki çıkarları ve ülkemiz içindeki işbirlikçileri ile mevcut iktidarın karşısında bir duruş sergilemekte. Merkez medya grubunun ilişkilerinin ekseni, Deniz Feneri davası, CHP'deki kaset skandalının perde arkası, Ergenekon'un firari isimlerinden Bedrettin Dalan'ın ve internet andıcı davasının firari sanıklarından emekli Tümgeneral Mustafa Bakıcı'nın iadesinin reddi gibi birçok olayda adeta "gizli el" konumunda ve çıkarları doğrultusunda destek vermekten de çekinmeyen bir yapı söz konusu. Bu hususlarda ceza evinde kalp krizinden (!) ölen Kaşif Kozinoğlu'nun birçok delili olduğu da ilgili makamların bilgisi dahilindeydi.

Yukarıda ittifak için ismini zikrettiğim Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün de Almanya ile sıkı münasebetleri, sık gidiş gelişleri gözünüzden kaçmamıştır elbet. Keza Dalan'ı Minsk'te Onur Kumbaracıbaşı ile ziyaret ettiği imasında bulunan da Sabah gazetesi yazarı Mahmut Övür'dü.

Ülkelerin çıkarları elbette söz konusu olacaktır. Bunun için istihbarat servisleri devreye girecektir, siyasetçilere yön vermek isteyeceklerdir. Ama Almanya'nın Türkiye'de muhalif kanattaki bu dizayn çabası ciddi derecede irite edici, aynı zamanda ana muhalefet partisine de zarar verici bir noktaya varmış bulunuyor. CHP içinde bulunduğu açmazdan çıkamıyorsa eğer, bunun nedeni de kendi aklından yoksun olması ve başkalarının aklıyla hareket ediyor olmasıdır.

Gürsel Tekin'de, Mustafa Sarıgül'de, Kemal Kılıçdaroğlu'da kendi akılları ve idealleri ile siyaset yapmaktan kendilerini alıkoydukları müddetçe başarılı olmayacaklar. Türkiye'de sosyal demokratların iktidarının bu kişilerle ve yönledirilen akıllarıyla Türkiye'ye hizmet etmelerini mümkün görmüyorum.

Ekleme: Deniz Baykal'ın, Sarıgül-Tekin ikilisi ile hareket edeceğini bu süreçte söylemeden geçmemeli.


3 Nisan 2012 Salı

Ben Hiç Sevmem Gönlümün Hiddetini


Ben sadece bir "arayacağım seni yarın" demenin gereğini bekledim.
Seni zor duruma düşürecek kadar haysiyetsiz, şahsiyetsiz değilim...
Ama görüyorum ki; bildiğin fikirlerimin, daha da ötesi duygularımın
ben esiri olamamışken sen olmuşsun.

Ey benim için henüz ufukta küçük bir belirti iken bile gönlüme ışık salan, yüreğimin bağını çözen mukaddes kadın!
Su mevsim bahar olmuş; güller, laleler bitmiş ama ben bilmem mi senin bu garip gönül toprağında bitmeyeceğini?

Ben bilirim bilmesine de sen bilmez imişsin.
Bilmezsin de beni acıklı bir hale kendi dilinle düşürmeye de gönlün nasıl el verir? İşte bunu da ben anlayamam...

Bana şefkatle eğildiğini düşünen sana merhamet hissi ile yaklaşırdım sadece ben...
Merhametim de sevgimden kaynaklıdır... Sevgim de evel Allah haddini bilir...

Bir daha böylesi bir şeyle itham edersen beni; bilesin ki sen beni kaybedersin, ben de seni!
Rüzgara biner, kurak ve çorak yerlere yağmur olur yağarım ama senin gönlün ölse dahi, bir damla suyu esirgerim senden...

Beni çok hiddetlendirdin... Ve ben hiç sevmem gönlümün hiddetini!

http://twitter.com/zekaikiran

2 Nisan 2012 Pazartesi

Yetenek Yönetimi Sistemi Olarak 4+4+4


Ülkelerin ekonomik ve sosyal gelişmişlik düzeylerini belirleyen etmenlerin başında eğitim sistemlerinin kaliteli, toplumun yapısı ve ihtiyaçlarına uygun ve çağın gerektirdiği niteliklerle uyumlu olması gelmektedir. Ekonominin rekabet gücü, üretkenliği ve verimliliği, sosyal dokunun sağlamlığı, kültür-sanat alanının canlılık ve zenginliği eğitim sisteminin kalitesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bunlardan da önemlisi, toplumsal düzenin adaleti, eğitimde fırsat eşitliğinin ne ölçüde sağlandığına göre şekillenmektedir. Dolayısıyla, eğitim sistemleri üzerinde reform niteliğinde düzenlemeler yapan ülkeler, sadece belli bir zaman diliminde belli bir kesimi ilgilendiren bir karar vermemekte, bir anlamda bütün toplumsal gelişim alanlarındaki mukadderatlarını da tayin etmektedirler.

Eğitim sistemlerinin kalitesini belirleyen hususların başında, okul öncesinden ilk ve orta öğretimin bitimine kadar geçen sürenin yaş grupları, okul aşamaları ve müfredat yapısı açısından sağlıklı planlanması gelmektedir. Öğrencinin yaş grupları itibarıyla gelişim özellikleri ve ihtiyaçları ile uyumlu olmayan bir ilk ve ortaöğrenim yapısı, kaliteli araçlar, nitelikli insan gücü ve yüksek bütçelerle desteklense dahi umulan sonuçları veremeyecektir. Bu noktada, özellikle temel öğretim aşamasının doğru kurgulanması büyük önem taşımaktadır.

Öğrencinin okuma-yazma ile sayısal düşünme ve çözüm yetenekleri açısından ilk adımları attığı, toplumsal hayata ilişkin bilgileri ana hatlarıyla kavradığı, ailesi, milleti ve ülkesine karşı temel değerleri özümsediği, çeşitli alanlardaki bilgisini oluşturmaya başladığı bu dönem, esasında öğrenim hayatının başarısının anahtarıdır.
Çağdaş ve gelişmiş ülkelerin eğitim alanındaki deneyim ve uygulamaları incelendiğinde, ülkemizde olduğu gibi 6 yaşından 14 yaşına kadar geçen temel eğitim sürecini tek bir aşamada düzenlemek yerine, öğrencilerin yaş grupları ve fiziksel özellikleri temelinde bir kademelendirmenin tercih edildiği görülmektedir.

ABD’de eyaletler arasında farklı uygulamalar mevcut olmakla birlikte genel olarak eğitim ilkokul, ortaokul-lise olmak üzere 3 ayrı düzeyde yapılandırılmakta ve bu düzeyler de kendi içlerinde alt gruplara ayrılmaktadır. Öğrencilerin yaş gruplarına göre 4-6 yaşları arasında okul öncesi (preschool) eğitimle başlayan süreçte, 10-11 yaş grubunda ilköğretimin (elementary) tamamlanması, 11-14 yaş gruplarında ortaokul (middleschool) ve lise-öncesi (junior high school) aşamalarının geçilmesi, 15-18 yaşları arasında da 4 yıllık lise (high school) döneminin bitirilmesi öngörülmektedir.

İngiltere’de yine yaş gruplarına göre bir kademelendirme uygulanmakta, 5-18 yaşları arasındaki zorunlu eğitim süreci, 5-6 yaşlarında anaokulu (infant), 7-10 yaşlarında ilkokul (junior), 11-13 ve 14- 15 yaşlarında iki ayrı alt grupta ortaokul (secondary) ve nihayet 16-18 arasında lise (college) dönemlerinden oluşmaktadır.
Fransa’da 6-11 yaşları arasında ilkokul, 11-15 yaşları arasında ortaokul ve 15-18 yaşları arasında lise eğitimi verilirken, Almanya’da 6/7-11/12 yaşları arasında ilkokul, 12/13-15/16 yaşları arasında ortaokul ve 16/17-18/19 arasında lise eğitimi uygulanmakta, Japonya’da da eğitim süreci 6 yıllık ilköğretim, 3 yıllık ortaöğretim ve 3 yıllık lise olmak üzere 3 ayrı düzeyde kurgulanmaktadır.

Gelişmiş ülkelerin 6-14 yaşlarını tek bir eğitim kademesinde yapılandırmayı neden tercih etmedikleri, ülkemizin bu noktada yaşadığı sıkıntı ve sorunlara bakılarak kolayca anlaşılabilir. Bilindiği gibi, çocukluk ve ergenlik dönemleri, insanın değer yapısının henüz oturmadığı, temel ahlaki normları ve sosyal davranış kurallarını özümseme aşamasında olduğu, kendi fiziksel ve ruhsal niteliklerini ancak tanımaya başladığı dönemlerdir. Bu bağlamda 6 yaşında henüz okuma-yazma öğrenme aşamasında bulunan ve hayata ilişkin temel kavramların çoğundan habersiz bir “çocuk” ile 13-14 yaşlarında fiziksel ve ruhsal kimliğinin şekillenme aşamasındaki sancıları yaşayan bir ergenlik dönemi öğrencisini aynı “okul ortamı”nda bulundurmanın kaçınılmaz olarak neden olduğu sorunları teşhis etmek gerekmektedir.

Bu kadar geniş bir yaş aralığında bulunan öğrencileri, bahçe, koridor, kantin, okul servisi gibi pek çok ortak yaşam alanını paylaşmak zorunda bırakmak, özellikle küçük yaştaki öğrencilerin ciddi psikososyal bozukluklar yaşamasına zemin hazırlamaktadır. Başarılı ve verimli bir okul hayatı için öğrencinin öncelikle sağlıklı ve huzurlu bir okul ortamına ihtiyaç duyacağı şüphesizdir. Öğrencinin eğitim gördüğü okul, teknolojik imkânları gerektiği gibi öğrencisinin hizmetine sunabilen, dersliklerin aşırı kalabalık olmadığı, ulaşımı kolay, öğrencinin sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayabilecek uygun altyapıya sahip bir fiziki nitelik taşımalıdır.

Bunun da ötesinde öğrencinin gününün büyük bölümünü geçirdiği okul ortamı, sosyal ilişkilerin sağlıklı biçimde kurulup geliştirilebildiği, kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilecek etmenlerin sıfırlandığı, güvenlik endişelerinin akla dahi gelmediği, sağlanan arkadaşlık ve dayanışma kültürü içinde öğrencinin hem fiziki hem de ruhî olgunluk aşamalarını huzur içinde geçebildiği bir özelliğe sahip olmalıdır. Bu açıdan düşünüldüğünde, çok geniş bir yaş aralığında olan ve dolayısıyla insan gelişiminin ayrı kategorilerinde bulunan öğrencileri aynı yaşam alanlarında bulunduran bir okul ortamının, bahsedilen özellikleri taşımak şöyle dursun, çocukların sağlıklı gelişimi adına ciddi tehditler içereceği ortadadır.

Böylesine olumsuzluklar içindeki bir “okul ortamında”, hangi teknolojik imkânlar, hangi yüksek kalitede eğitim adamları bulunursa bulunsun sonucun umulanın tam aksi olması kaçınılmazdır. Bu noktada ülkemiz deneyiminde sorunların bunlarla sınırlı kalmadığına; özellikle kırsal kesimde kesintisiz eğitim nedeniyle pek çok köy okulunun işlevsiz kalışına, fizikî şartların yetersizliği nedeniyle yaşanan sorunlara, küçük yaşlardaki öğrencilerin yatılı bölge okullarında ya da taşımalı eğitim için tahsis edilen servislerin kat ettiği uzun mesafelerde çektikleri eziyetlere de dikkat çekmek gerekmektedir. Özellikle kırsal bölgelerdeki ailelerin küçük kızlarını bu şartlardaki eğitime verme konusundaki ciddi şikâyetleri düşünüldüğünde, bu uygulamanın okullaşma ve özellikle de kız çocuklarının eğitimi adına sorunlara kaynaklık ettiği görülmektedir. 

Kesintisiz eğitimin neden olduğu önemli olumsuzlukların bir diğerini ise bu uygulamanın mesleki eğitime vurduğu darbe oluşturmaktadır. Ülkelerin sosyal ve ekonomik kalkınmaları açısından yetişmiş insan gücünün ne denli önemli olduğu bilinmektedir. Sınaî gelişimin lokomotifi, makineler ve enerji girdilerinden önce donanımlı insan unsurudur. Düşünen, tasarlayan, üreten, uygulayan, geliştiren akıl ve eller yeterli sayı ve nitelikte değilse, ekonominin üretkenliğinin yerinde saymayı bile başarması mümkün değildir. Bu noktada, mesleki eğitimin bir ülkenin geleceğini belirleyen alanlardan biri olduğu gerçeği göz ardı edilemeyecek biçimde karşımıza çıkmaktadır. Mesleki eğitim sadece ülkenin genel kalkınma sorunu adına değil ferdin hayata gerekli nitelikleri kazanmış olarak atılması adına da önemlidir. İnsanları, yararlı ve üretken olabilecekleri meslek dallarına küçük yaşlardan itibaren yöneltmek ve onlara bu anlamda gerekli eğitimi vermek, toplumun ve onun örgütlenmiş hâli olan devletin fertlere karşı sorumluluğudur.

Mesleki eğitimden arzu edilen düzeyde yararlanabilmek için, öğrencinin ilgi ve beceri alanlarının küçük yaşlardan itibaren tespit edilerek gerekli yöneltme ve yönlendirmelerin yapılması şarttır. Milli Eğitim Temel Kanununun 6'ncı maddesine göre, fertler, eğitimleri süresince, ilgi ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda çeşitli programlara veya okullara yöneltilerek yetiştirilirler ve milli eğitim sistemi her bakımdan bu yöneltmeyi gerçekleştirecek biçimde düzenlenir. Ancak, 14 yaşını bitirene kadar henüz hiçbir meslek dalına yönelik temel ve hazırlayıcı eğitim almamış bir öğrencinin, bu yaştan sonra yapılacak yöneltme ve yönlendirmeler sonucunda alacağı mesleki eğitim arzu edilen kaliteyi sağlamaktan uzak kalacaktır. Böyle bir süreçte yapılacak tercihlerin de bilinçli ve doğru tercihler olmasını beklemek mümkün değildir. Mesleki eğitime ilişkin sistemin içerdiği diğer engellerle birlikte düşünüldüğünde bu yapının gerek Kanunda yer alan anılan hüküm, gerekse çeşitli Milli Eğitim Şûralarında alınan kararlar ile meslekî eğitimin geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına yönelik belirlenen ilke ve amaçlara hizmet edemeyeceği görülmektedir.

Bir eğitim sistemi, insana kişiliğini ve yeteneklerini doğru biçimde geliştirebileceği alanları açmalı, imkânları sağlamalı ve onu hayata hazırlamalıdır. İlgi alanı ve becerilerine uygun belli bir meslek dalına yöneltilmesi hâlinde kendisi için güzel bir hayat kurabilecek ve hem kendisine ve ailesine hem de ülkesine katkıda bulunabilecek bir öğrenciyi 14 yaşına kadar bir belirsizliğin içinde tutup, ardından da hiçbir temel altyapıyı vermeden, yetersiz, yükseköğrenim safhasına geçişi sınırlı hatta imkânsız, cezbetmekten uzak bir mesleki eğitim tercihiyle karşı karşıya bırakmak; bu olumsuzluğa rağmen yine de mesleki eğitim almayı tercih edecek öğrenciyi de o meslek dalının gerektirdiği temelden ve doğru bir seçim yapmak için gereken rehberlik desteğinden yoksun bırakmak, her şeyden önce o öğrenciye ve sonra da ülkenin genel menfaatine karşı ağır bir ihmali barındırmaktadır.

Diğer taraftan, AB ülkelerinde ortaöğretim içerisinde meslekî eğitim oranının % 60’larda, ülkemizde ise henüz % 44’lerde olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizde mesleki eğitim oranını geliştirecek adımların atılması için zaman kaybedilmemesi gerekmektedir. Mesleki eğitim oranını yükseltmek ve bu eğitimin kalitesini geliştirmek için yapılması gerekenlerin başında, öğrencilerin ilgi ve beceri alanlarını küçük yaşlardan itibaren tespit ederek, onları ortaöğrenim aşamasında başarılı olabilecekleri meslek dallarının temel bilgileriyle donatmak ve bu tercihi cazip, ümit verici, istenildiğinde farklı alanlara dönüştürülebilen ve yükseköğrenim yolu açık bir niteliğe kavuşturmak gelmektedir. Gerek ülkemizin 1997’den bu yana kesintisiz eğitim uygulaması nedeniyle yaşadığı sorunlar gerekse gelişmiş ülkelerin örnek uygulamaları birlikte değerlendirildiğinde, zorunlu eğitim sürecinin öğrencilerin yaş grupları, fiziksel ve ruhsal gelişim özellikleri, ilgi ve becerileri temel alınarak “kademelendirilmiş” ve çeşitli meslek dallarına yönelik eğitimi de içerecek biçimde “çeşitlendirilmiş” bir nitelik kazanması açısından İlköğretim ve Eğitim Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu ve Mesleki Eğitim Kanununda değişiklik yapılması zorunlu hâle gelmişti.

Bu eksende zorunlu eğitimin öğrencilerin yaş grupları ve bireysel farklılıkları göz önünde bulundurularak 1 yıl okul öncesi eğitim, 4 yıl temel eğitim, 4 yıl yönlendirme ve ortaöğretime hazırlık eğitimi ve 4 yıl ortaöğretim olmak üzere, öğrencilere farklı ortamlarda eğitim almaya fırsat verecek şekilde 13 yıl olarak düzenlenmesi yönündeki kararı doğru buluyorum, destekliyorum.

http://twitter.com/zekaikiran

7 Ocak 2012 Cumartesi

İlk-er Son Darbe


“AK Parti ve Gülen'i bitirme planı” dosyasıyla birleştirilen İnternet Andıcı davasında önemli bir karar çıktı. Hükümeti yıkma amaçlı sitelerin kurulma emrini verdiği gerekçesiyle ifade veren Emekli Org. İlker Başbuğ’un sevk edildiği mahkeme ‘darbeye teşebbüs ve terör örgütü yönetmek’ suçundan tutuklanmasına hükmetti. Silivri Cezaevi tarihi misafirlerinden birini daha konuk etmeye başladı.
                                                                                                                                                                   

Türkiye bir hukuk devletidir. Tabi ki kimse mahkeme kararı ortaya çıkmadan suçlu ilan edilemez. Hukukî süreçlerde, bu süreç devam ederken peşinen yargılarda bulunmak doğru değil. Önce bunun bilinmesi gerekir. Sonra da tabii ki herkesin yargı karşısında sorumluluğu vardır. Dolayısıyla herkes hukuk karşısında eşittir. Demokrasilerde herkes eşittir, bu noktada imtiyaz yoktur, dolayısıyla yargının işine de kimse müdahale edemez. Bağımsız yargıdan kimse korkmamalıdır. Eğer yargı bu noktada elindeki bilgiler, belgeler doğrultusunda hareket etmeyecek olursa, o gördüklerini, bildiklerini saklayacak olursa, o zaman bu bağımsız bir yargı olmaz, o zaman o ülke de demokratik bir ülke olmaz. Önemli olan bu hukukî sürecin en kısa sürede tamamlanması ve gereksiz spekülasyonların önüne geçilmesidir. Ümit ederim, bu hukukî süreç en kısa sürede tamamlanır!
                                                                                                                                                                   

Bir hatırlatma: Twitter’da çokça yazıldı “İlker Paşa tutuklanan ilk Genelkurmay Başkanı değil” diye. Doğru ama içerik anlamında farklı; bundan 51 yıl önce yine bir Genelkurmay Başkanı tutuklanmıştı. Ancak onun tutuklanma nedeni darbeci değil, “darbe karşıtı” olmasıydı. 1960 İhtilali'nde hükümet yanlısı olarak görüldüğü için Org. Rüştü Erdelhun tutuklanmış, Yassıada’da rütbeleri sökülmüştü. Ardından idama mahkûm edilmiş, cezası daha sonra müebbet hapse çevrilerek Kayseri Cezaevi'ne kapatılmıştı.
                                                                                                                                                                   

Bugün de bir Genelkurmay Başkanı tutuklanmış bulunuyor ama bana göre süreç normaldir. Türkiye siyasi tarihinde nice başbakanlar, cumhurbaşkanları, bakanların da yargılandığını biliyoruz. Onlar yargılanabiliyorsa pekâlâ bir Genelkurmay Başkanı’da yargılanabilir. Sürece odaklanmak en doğrusudur. Bir tarafta bir iddia makamı var, diğer tarafta da savunmasını yapacak taraf var. Bu süreç içerisinde olup bitenleri göreceğiz. Böyle bir olayın gerçekleşmesi elbette önemli ama süreci izleyip, kararın tez zamanda çıkması çok daha önemli. Bu anlamda bizler de iddiaları ve savunmaları görünce daha sağlıklı bilgileneceğiz.
                                                                                                                                                                   

Emekli Org. İlker Başbuğ’un şimdiki duruma gelmesinin de haklı gerekçeleri var tabi ki. Malum, İnternet Andıcı Davası’nın tutuklu sanığı tutuklu Korgeneral Mehmet Eröz, ‘Andıç’ emrini dönemin Genelkurmay Başkanı’nın verdiğini söylemişti. Yine Yüzbaşı Murat Uslukılıç’ın iddiasına göre ise Albay Dursun Çiçek kapatılan sitelerin tekrar açılması talimatını verdi. Çiçek’in de dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız’ın emriyle hareket ettiğini savundu. Andıcın hazırlandıktan sonra Orgeneral Hasan Iğsız’a sunulduğu, Iğsız'ın da “Sn. Komutana arz” notu yazdığı ifadelerde var.
                                                                                                                                                                   

Bütün bu yaşananların da haklı gerekçesi var. Askerin mantığı bellidir: Emir komuta zincirinin mantığında üstün emri tartışılmaz. Üst “emreder”, ast da “emredersiniz” der! Verilen emir mantıksız dahi olsa, imkânsız bile olsa ast uymak zorundadır. Üst kimse irade sahibi de odur. Onun altındakilerin hepsi emir kuludur. İnternet Andıcı Davasında tutuklu olanlar da haklı olarak “Biz emir kuluyuz içerdeyiz, emri veren ise dışarıda” diyorlardı. Haklılardı!
                                                                                                                                                                   

Ülkeyi savunmakla görevli bir kurumu, toplumu tehdit eden bir kötülük kaynağı haline getiren darbe süreçleri Türkiye’nin şimdiye kadar görmüş olduğu ve görebileceği en büyük tehlikedir. Ne var ki, TSK için aşina kılındığımız rutin, bu tehlikenin ta kendisi olmuş. İnternet andıcını ve yargıya bahis diğer faaliyetleri düşünebilen, uygulayabilen bir hiyerarşik düzenden ülkenin hayrına hayırlı bir iş çıkacağını düşünmek akıllıca değil pek. 27 Mayıs’tan 12 Mart’a 12 Eylül’den 28 Şubat’a kadar bütün darbelerin hepsinde bu tarz eylemler var ve bu eylemler Türkiye’nin muzdarip olduğu ne kadar kin, nefret ve ayrıştırıcı duygu ve unsur varsa hepsini topluma eken bir eylem biçimi olarak tarihte yerini aldı.
                                                                                                                                                                   

Bu sorunun şahıslardan ziyade bir yapısal sorun olduğu açıktır. Bir Genelkurmay Başkanı hakkında bu anlamda açılan bir soruşturma aynı zamanda bir ordu anlayışı hakkında açılan soruşturmadır. Bu davada sadece suça karışmış askerler değil, bu suçu işlev edinmiş bir ordu anlayışı ve yapısı da yargılanacak.
İlker Paşa da, diğerleri de tutuklanmalarına sebebiyet veren eylemleri gerçekleştirirken faydalı bir şey yaptığına inanıyorlardı. Çünkü kurumun geleneklerinden öyle öğrenmişlerdi. Gelinen noktada onların da “yargılanabilir”, “hesap verebilir” olmaları da onlara büyük bir şok yaşatıyor. Düne kadar kimsenin soruşturamadığı, aklının ucundan geçiremediği şeyler bugün gerçekleşiyor. Keşke işler bu noktaya kadar gelmeseydi. Üzüntü verici yanı kişilerden ziyade temsil ettikleri kurumun böylesi sarsıcı olaylarla karşı karşıya kalmasıdır.
                                                                                                                                                                   

Toplumun her kesiminden olumlu-olumsuz tepkiler de gelmektedir ki doğaldır da. Ama milli iradenin tecelli ettiği Meclis çatısı altında ana muhalefet lideri olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerine ise anlam vermekte zorlanıyorum. Kendisi diyor ki;  “Özel yetkili mahkemelerin adalet dağıtan birer mahkeme olmadığını, bunların siyasi otoritenin aldığı kararları onaylayan mahkeme olduğunu daha önce ifade etmiştim. Aynı düşüncemi sürdürüyorum.” Emekli Org. İlker Başbuğ'un Yüce Divan'da yargılanması gerektiğini de sözlerine eklemiş. Daha işin başında mahkemeyi itibarsızlaştırma çabasına anlam veremiyorum. Bu tavırlar ana muhalefet partisi liderine yakışmıyor. Kurultay yaklaşırken birileri kendisine “ağzına geleni söyle” demiş midir bilmem ama problem şurada, ana muhalefetin lideri, bir türlü sahici bir iktidar adayı gibi davranamıyor. Hep o yaşına göre akıllı, hazırcevap, etrafından aferin bekleyen sevimli çocuk tepkileri. Böyle birine ben başbakanlığı emanet etmem!
                                                                                                                                                                   

Konumuzun esasına dönersek bu yargılama sürecinin ordunun anlayışının da yargılanacağı süreç olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Başka bir TSK’nin da mümkün olabildiğini ve böyle bir TSK’nin Türkiye için gerçekten de güç ve güven kaynağı olabileceğini ise mevcut Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel şöyle ifade ediyor: “Biz de diğer sivil bürokratlar gibi siyasetin emrinde olan bürokratlarız. Bir imtiyazımız olduğu duygusundan kaçınmamız lazım.” Üniformalı olmanın ayrıcalıklı olmak anlamına gelmediğini dile getiriyor Org. Özel. Demek ki neymiş; TSK için, demokratik bir toplum için aşina olmamız gereken standart; hiç de imkânsız değilmiş!
                                                                                                                                                                 
http://twitter.com/zekaikiran

Twitter

Google+ Followers

Videolarım