28 Aralık 2013 Cumartesi

Siyaset, Vesayet ve Adalet

Blogumda iktidarı öven ya da döven bir yazı okumayacaksınız. Eğer muhalifseniz döversiniz, eğer taraftarıysanız översiniz. "Tarafını seç!" baskılarının sonuç vermediği, özgür düşünce alanım burası benim. Yazım da bu çerçevede.

17 Aralık'ta gerçekleştirilen büyük rüşvet operasyonunun yankıları halen devam ediyor. İktidar yolsuzluktan ziyade operasyonun uluslararası bağlantıları olduğunu iddia ederek, çeşitli komplolardan bahsediyor. Bu komploların benzerlerini Gezi Parkı Olayları sırasında da dile getirdiğini hatırlayabiliyoruz. Operasyonun gerçekleşmesi iktidarı elbette sarstı. Ama yargı sürecine yapılan müdahaleler de bir o kadar anti-demokratik oldu. Yürütme erkinin Yargı erkine müdahalesine tanıklık ediyoruz. Soruşturmayı yürüten bir savcı engellendiğini, delillerin şüpheliler tarafından karartılabileceğini ifade eden bir bildiri yayınlıyor. İşte bildiri:


Bu bildirinin ardından Başbakan'ın Savcı ve HSYK hakkındaki konuşmaları da tehditkar oldu. Sakarya Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada; "O Savcı yüz karası, HSYK'da suç işledi. Yetkim olsa yargılarım!" cümlesini kurması beni hayretler içerisine soktu. 28 Şubat'ta Genelkurmay'ın hakim ve savcılara brifing vermesi ve "irticacı hakimler soruşturuluyor" diyerek yargı üzerinden totaliter bir baskı kurması ne kadar yanlış ise Başbakan'ın da böyle bir şeye kalkışabileceğini söylemesi o kadar yanlıştır. 

Siyasi tarafgirlik hukuktan üstün olmamalıdır. Kuvvetler ayrılığı, yargının tarafsız ve bağımsız olması, hukuk devleti gibi değerler herkese lazımdır ve bütün partilerden de üstündür. Kur'an-ı Kerim'de de buyruluyor, "Bir kavme olan husumetiniz, sizi adaletten alıkoymasın!" Siyasi olgunluğun gerektirdiği şekilde ılımlı, ölçülü, serinkanlı ve önünü, ardını düşünerek hareket etmelidir siyasetçiler. Siyasi ikballeri ya da her ne gerekçe ile olursa olsun kendilerini adaletin gerçekleşmesini engellemekten alıkoymalıdırlar.

Siyasetçilerin şunun da farkına varması lazım; bu çağda artık insanlar askeri, sivil, cemaat türü vesayetleri kabul etmiyor. Bunun yanında çoğulculuğu içine sindiremeyen bir çoğunluk otoritesini de kabul etmiyor. Bu tutumu göstermek ancak iktidar sahiplerini sıkıntıya sokacaktır. Dolayısı ile iktidarın bir cemaat ekseninde kendi içinde yaptığı savaş ya da mücadelenin toplumda bir karşılığı yok. Ama bu eksende yapılan savaşın, özellikle de adalete güveni sarsacak gelişmelerle yol alması toplumu keskinleştireceği gibi ekonomi gibi toplumu ilgilendiren birçok alanı da olumsuz etkileyecektir. İktidarın emniyet-yargı eksenindeki tutumu, özellikle savcıların birbirine düşmesi, yargıya yapılan müdahaleler ekonomi piyasalarında bir karşılık buluyor ve bu ülkemiz adına büyük zararlar doğuruyor. Bir ekonomistin ifade ettiği şu cümleden zararın boyutunu tahmin edebilirsiniz: "Dolardaki her 8 kuruşluk yükselişin ülke ekonomisine 20 milyar dolarlık maliyeti olmaktadır."

Böylesi kırılgan bir zeminde ilerlerlerken ölçüsüzce yapılan her açıklama ile piyasaların ateşini yükseltmek ve bunun sebebini de dış mihrak-iç mihrak söyleminde aramak abesle iştigaldir. Benzer durumlar Başbakan'ın Gezi sürecinde yaptığı çıkışlarla da kendisini göstermişti. Ve yine ekonomiye olumsuz yansımaları olmuştu. 2001 krizinde % 28 değer kaybı yaşayan Türk Lirasının, Gezi Olayları'nın başladığı Mayıs ayından bu yana yaşadığı değer kaybı % 15. Bu değer kayıplarının Hükümetin yaptığı açıklamalar ile eş zamanlı gösterdiği grafik yayınlanırsa demek istediğim de gayet net anlaşılabilir.  


Bütün bu süreçlerde ılımlı bir yaklaşım sergilemek yerine bu tutumun sergilenmesini zemin kayması olarak okuyorum ben. Kendine güvensizlik psikolojisi hakim adeta. Bülent Arınç'ın Gezi sürecinde, "Birilerinin bizi silkelemesi, bizi uyarması lazım." sözlerini çok anlamlı bulmuştum. Parti içi demokrasiyi ve özgür bireyi savunan bir insan Arınç. Bunun da mücadelesine 2000 yılında Fazilet Partisi kongresinde yaptığı konuşması örnektir. Bana kalırsa AK Parti içerisinde bu silkelenmeyi de ancak kendisi yapabilir. Gezi olaylarını ayaklanma olarak görmek yerine protesto olarak görmeliydiler. Halk nazarında bu böyle oldu. Yolsuzluk operasyonu da sadece bir yolsuzluk skandalıdır. Bunu bir iç mihrak-dış mihrak söylemi ile farklı noktalara taşımak halkı aldatmaya çalışmaktır. AK Parti'nin silkelenip, bu okumayı doğru olarak yapması gerekmektedir. 

Gezi'den bu yana Başbakan'ın yaptığı en büyük hata; mitingler, havaalanı karşılamaları düzenleyip, öfkeli konuşmalar yaparak muhalif kesimleri daha da tahrik etmek ve kendi tabanındaki karşıt duyguları daha da bilemek. Oysa ki yapması gereken sakin konuşmalarla, diyalog kurarak, gerektiğinde geri adım atma erdemini göstererek ve en önemlisi hukuk dışına çıkmadan, adalete olan güveni zedelemeden gerilimi düşürmektir. Yolsuzluk operasyonları bu ülkede maalesef hep oldu. Bununla ilgili olarak bir Başbakan'ın yapması gereken, hukuka sonuna kadar saygı duymak, bağımsızlığına gölge düşürmemektir. Yolsuzluk Operasyonu'nda adı geçenlere görevden el çektirip, yargının sonucunu beklemesi gerekirdi. 

Bütün bu yaşananlara toplumun tepki göstermesinden de daha doğal bir şey olamazdı. Hele ki bu zamanda. Bireysel özgürlüğe düşkün bir nesil yetişti. Ve bu nesil AK Parti iktidarıyla büyüdü. Sokaklarda hak arayan, hesap soran kitlelerin en önemli kısmını da bunlar oluşturuyor. İktidarın hem Gezi'de hem de Yolsuzluk Operasyonu sürecinde gözünden kaçırdığı şey; bu nesil muazzam bir iletişime sahip, dünyanın herhangi bir yerindeki bir olaya hep birlikte ve anında tepki verebiliyorlar. Eski nesiller de bunu dış mihrak komplosu olarak görüyorlar. Yeni nesil sadece çevreci değil; içlerinde sosyalist, muhafazakar, liberal, milliyetçi eğilimde olanlar var. Eskilerden farkları kanlarında daha fazla özgürlük taşıyor olmalarıdır. Bu yeni nesil dünyayı yönetecek; ve uzun vadeli hedefleri olan bir partinin bu neslin duygu ve düşün dünyasına hitap etmeden, sağlıklı şekilde yoluna devam etmesi mümkün değildir. Komplo söylemlerini bir kenara bırakıp, aydınlatıcı olmalıdır bir iktidar ve bir siyasetçi.

Operasyon ekseninde baktığımızda şunu biliyoruz ki; hiçbir Savcı elinde ciddi bulgular olmadan böylesi büyük bir operasyona girişmez. Mesleki kariyerini sıfırlamak demektir bunu yapması. Ama Yargı hata bile yapsa bunun kaynağının siyasetten değil hukuktan kaynaklı olduğuna insanlar kanaat getirebilmelidir. Soruşturmaların müdahalesiz yürümesini sağlamak da iktidarın görevidir. Ama iktidarın davranışlarının insanlardaki algısı; yolsuzluk operasyonunun üstünü örtmeye çalışmak, hukuka aykırı uygulamalar yapmak, yargıya olan güveni zedeleyici girişimlerde bulunmak. Ve bahsettiğim yeni nesil bunları gayet iyi biliyor. 


Bütün sorunlu alanlarda hakemlik vazifesini yapması gereken hukukun bugünlerde başına getirilenler sadece savaş dilinin yüzündendir. Evrensel hukuk ilkeleri, yasalar, Anayasa, AİHM kararları hiçe sayılıyor. Hak, hukuk kavramlarının da üstünü istediğimiz gibi, işimize gelmediği an çizebiliyorsak barışık bir toplum olmayı nasıl becerebileceğiz? Barışık toplum olmanın yolu çatışmaların şiddetini düşürmek ve herkese eşit davranacak hukuka, bunu uygulayacak tarafsız yargıya sahip olmaktan geçiyor. 

Hukukçuların bile birbirine düşerek yazılı metinlerin dışında, soruşturmaya esas belgelerin dışında konuşmalar yapması affedilir hatalar değildir. Siyasetin vesayet altına girmesi de hukukun siyasi vesayet altına alınmak istemesi de aynı şekilde affedilemez girişimlerdir. Ve bu zor durumdan çıkmanın yolu da yine hukukun hakemliğindedir. Hem kendi itibarı için hem de ülkenin selameti için. 

2014'ün ülkemize barış ve huzur getirmesi dileğimdir...

Twitter: @zekaikiran

28 Eylül 2013 Cumartesi

Tablet Seminer - Siyasetle Neden İlgilenmeliyiz?


Uzunca bir süredir içinde bulunduğum, gerek sivil toplum gerek aktif siyaset konusunda birçok çalışmada bulunmaktayım. Zaman zaman bu anlamda toplantılarda konuşmalarda yapıyorum. Ufuk Tarhan'ın başlattığı ve Emrah Kaya ortaklığında, Hasan Aslanoba'nın melek yatırımıyla yepyeni bir sürece giren Tablet Semineler'de siyaset konulu seminerimle sizinle birlikte olacağım.

Tüm hayatımızı etkileyen siyaseti bilmek artık yalnızca politikacılara has bir yetkinlik değil! Herkes siyasetten anlamalı. Siyasetin önemini kavramak, inceliklerini öğrenmek için...

Kısa bir süre önce duyurulmasına rağmen seminerime gösterilen ilgi memnuniyet verici. İlginizi çekeceğinden eminim; bekliyorum sizi de...


Neden katılmalısınız? 

  •  Demokrasi öncesi toplumlarda devlet emreder,  halk ise emre itaat ederdi. Yani devlet ile birey arasındaki ilişki efendi-kul ilişkisiydi.
  • Bireylerin de insan hakları ve demokrasi standartlarında talepleri olmaya başladı...
  • Demokrasi ile birlikte bireysel özgürlük, eşitlik, adalet fikirlerine dayalı yönetim anlayışları geliştirildi.
  • Bu demokratik yönetimlerde hukuksal olarak insanların eşit oldukları, yaşama, çalışma, mülk edinme, inanç ve vicdan özgürlüğü gibi temel hakları olduğu kabul edildi.
  • Ayrıca yasalarla, bireylerin devlete karşı olumsuz tutumları önlendiği gibi, bireylerin temel hak ve özgürlükleri de güvence altına alındı.  Bir nevi birey ve devlet arasında bir toplumsal sözleşme oluşturuldu.
  • Bireylerin bu sözleşmenin bir tarafı  olarak temel hak ve özgürlüklerinin korunmasında ve olabilecek ihlallerin önüne geçilmesinde haklarını öğrenmelerinin önemi büyüktür.

İçerik

  • Siyaset bir meslek midir? 
  • Sivil toplumda görev almanın önemi nedir?
  • Yeni anayasanın önemi ve hayata geçirilmesinin önceliği?
  • Seçim kanunu ve siyasi partiler yasası ne kadar demokratik?
  • Bireyler haklarını ne kadar biliyor? Oy vermek çözüm mü? Oy verdikten sonra neler yapmaya devam etmeli?
  • Seçim barajı Türkiye’nin demokratikleşmesi ve millet iradesinin tamamının meclise yansımasının önünde etkisi nelerdir?

Kimler katılmalı? 

  • Gelecek hayalleri kuran, Siyasetin hayata  etkilerinin,  temel  hak ve özgürlüklerin  bilincinde;  farkındalığı artmış  birey olmak isteyen herkes.

Katılanlar ne kazanacak?

  • Demokratik, ekonomik ve siyasi reformların en güçlü takipçisi olmak için bilinç kazanacaklar.
  • Hukukun üstünlüğü ilkesi zemininde temel hak ve özgürlüklerin korunmasının önemini kavrayacaklar.
  • Hakların korunması için alınması gereken önlemler hakkında bilgi ve tavsiyeler alacaklar
  • Refah düzeyinde yükselme için demokraside üst normları yakalama ve öne geçme fırsatlarından haberdar olmanın yollarını öğrenecekler.
  • Demokrasi için yasal düzenlemelerin talepkârı ve taleplerinin takipçisi olma anlayışı geliştirecekler.


Twitter: @zekai


4 Temmuz 2013 Perşembe

GREAT in Turkey, Dijital Diplomasi ve İlk Dijital Diplomat



İngiltere İstanbul Başkonsolosu Leigh Turner, İngiltere ve Türkiye arasındaki ticari ve yatırım ilişkilerini geliştirmek için başlatılan GREAT kampanyası özellikle olmak üzere; dijital diplomasi, sosyal medya konularında da paylaşımlarda bulunmak için sosyal medyanın etkili ve önde gelen isimleri için bir öğle yemeği daveti verdi.



GREAT nedir? Bu kampanya sadece Türkiye ile sınırlı değil. İngiltere tarafından ticari, ekonomik ve sosyal anlamda birçok ülke ile arasında bağ kurarak, kendini yeniden dünyaya anlatma gereği hissedilerek başlatılmış ve farklı ülkelerde de devam eden bir kampanya GREAT.

Girişimci iseniz, bir kurumda çalışan ya da yatırımımı nereye yapsam diye düşünenler için İngiltere, "GREAT" bir karşılama yapıyor. Resmi sayfasından bilgi almak için burayı ziyaret etmelisiniz. GREAT kampanyası hakkında yayımlanmış şu makaleyi okumanızı öneririm.

GREAT Facebook sayfalarından da ilginç fikirler edinebilirsiniz. Sosyal medyada #GREATinTurkey etiketi ile proje hakkındaki gelişmeleri takip edebilirsiniz. Hemen soracaksınız, "peki ya vize?". Akla ilk gelen vize problemine dair, "daha kolaylaştırıcı, hızlı" şekilde yardımcı olacaklarına dair bir sözleri var. Hangi alanda çalışıyorsanız, İngiltere'nin kapılarını açan kampanyasına bir göz atmanızı öneririm.

Sorularınız için projenin koordinatörü Dilara Yardımcı'ya ulaşabilirsiniz.

Yazımın bundan sonraki kısmında da Başkonsolos Sayın Leigh Turner ve yaklaşımı ekseninde dijital diplomasiye dair yorumlarımı paylaşacağım.

Bay Turner, etkileyici bir kişi. Bizzat kendisinin paylaşımlarda bulunduğu Twitter sayfasını mutlaka takip etmenizi öneririm. Gelen misafirlerini ayakta karşılayan, özel olarak herkesle ilgilenen sıcak bir iletişimi tercih eden, soğuk bir devlet adamı ile alakası olmayan, sosyal medyayı yeni nesil gibi kullanan bir insan. Bir de blogu var.

(Düşündüm de biz de blogu olan, blog yazan kaç siyaset insanı var? )

Bay Turner ile yemek esnasında paylaştığım bazı fikirlerden, dijital diplomasi yaklaşımına Turner örneğinden bahisle değinmek istiyorum. Bildiğiniz üzere Gezi Parkı süreci ile beraber sosyal medya ülkemizde kelimenin tek anlamıyla 'patlama' yaptı. Bilmeyen her vatandaşımız bu sayede sosyal medyayı evlerine konuk etti, merak etti içine daldı.

90'lı yılların sonu, 2000'li yılların başında internet kafelerde dönemin en popüler toplu iletişim alanı olan Yahoo gruplarda siyaset için kafa yoruyor, ülkemizi tabiri caizse kurtarıyorduk. Aslında bugün bahsedilen Y kuşağının internetteki siyasi mücadelesi o zamanlar başlamıştı. 12 Eylül sonrası hareketlenen gençlik birçok sivil toplum kuruluşu ile yavaş yavaş siyasete ısınıyordu. Bunlardan bazıları yoluna devam ederken bazıları da maalesef çeşitli nedenlerden yol alamadı. (Bu ayrı bir yazı konusu ve de çok dertliyim.)

Tarım-Sanayi-Bilişim olarak sıralayacağımız devrim dönemlerinden sonuncusunun ilk gençleri bizleriz. Yani Gezi Parkı ile siyasi tepkisini ortaya koyan gençlik de bu gençler. Bizi buna iten bir değişim dönemi söz konusu. İletişim çok daha kolay ve hızlı. Mektup yollamak yerine cebimizdeki internete bağlı bir cihaz ile mail atarak hızlıca iletişebiliyoruz artık. Bu dönemle birlikte sadece iletişim biçimimiz değişmedi, beraberinde yapısal değişimler de gelmeye başladı. İnternet üzerinden telefonlaşabiliyor, tv izleyebiliyor, gazete okuyabiliyor, radyo dinleyebiliyoruz. Hepsini içine alan küme oldu internet. Bu sayede bilgiye ulaşmak sorun olmaktan çıkarken, asıl derdimiz hız olmaya başladı.

İnternete bağlı olmayan bir dünyanın sıkıcılığına doğru adım adım ilerliyoruz. Evlerimizi, iş yerlerimizi saran bu ağ yavaş yavaş cadde, sokak, meydan, park, stadyum, toplum ulaşım araçlarını da etkisi altına alacak. Bu hizmeti sunamayan yerel yönetimler, devlet yöneticileri çağ dışı bulunacak. Bu artık çok uzak olmayan bir zamanda meydana gelecek üstelik. (Bunla ilgili çalışan bir girişimci olduğumu da bu vesile ile ilk defa duyurmuş olayım. Yakında detayları paylaşacağım.)

İnsanlar dijitalleşirken 'Dijital Vatandaş' kavramının da gündemimize girmesi kaçınılmaz oldu. Bilişim devrimi cihazsal dönüşüm evresinde henüz. Onun da sonuna doğru yaklaşıyoruz, o alanda yenilikler olmaya devam edecek. Ama artık bazı kavramlar değişmeye, bazı yaklaşımlar da yok olmaya başlayacak. Süratle yeni dünyaya geçiş sağlıyoruz. Bu yeni zaman diliminde ilkleri yapma cesaretiniz ve doğru yöntemleriniz sizi farklı bir noktaya taşıyacak. Bu yeni dönemi anlamakla da işe başlamanız gerekiyor.

Y-Z kuşakları olarak nitelendirilen kitle bu teknoloji ile doğdu, büyüyor. X'ler de bu dünyaya yavaş yavaş ısındı, seviyorlar bu dünyayı ve ciddi çaba sarfediyorlar yeni dünyalı olmak için. :)

Dijital Vatandaşlar ulusa seslenişlerle, köşe yazıları ile, grup toplantıları ile ilgilenmiyorlar. 140 karakterde verilen mesajı daha iyi anlıyor, 1-3 dakikalık videoları izliyor, esprili görselleri paylaşıyor ve eğlenerek, gayet de konformist bir yaklaşımla tepkilerini dile getiriyorlar. Sosyal medyaya girmek zorunda kalarak, müşteri şikayetleri ile başa çıkmaya çalışan markaların düştüğü zor durumları düşünürsek; oturduğu yerden milyon dolarlık şirketleri zora sokan bu insanları kutlamak lazım.

Bunun siyasete yansımaması mümkün değildi. Arap Uyanışı/Baharı diyebileceğimiz dönemle birlikte uygulamalı örnekleri görmeye başladık. Artık her ülkenin dijital bir imajı var. Bu imajın gücünü de sizin dijital vatandaşlarınız belirliyor. İşte GREAT kampanyası için bir araya geldiğimiz İngiltere Başkonsolosu Leigh Turner dijital vatandaşlarla iletişime geçerek, ülkesinin dijital dünyadaki itibarı için çalışıyor canla başla.


Ülkeler arası dijital diplomasiden bahsediyoruz bir nevi aslında. Bana göre ilk olduğu için de Bay Turner'ı "İlk Dijital Diplomat" olarak tanımlıyorum. Diplomatların dijital vatandaşların dilini öğrenmesi ve konuşmalarını buna uydurması gerekmektedir. Turner'ı böyle niçin nitelendirdiğimi de anlamınız için twitter sayfasını mutlaka incelemelisiniz.

Siyaset internet teknolojilerinin getirdiği yenilikler sayesinde harmanlanmaya ve ortaya çıkan yeni kavramlara uymaya çalışmalıdır. Dijital Vatandaşlık kavramını anlamaya başlayarak işe başlayabilirsiniz. Yüzyıllardır kullanılan demokrasi tanımı ve daha nice siyasi kavram bugünün ve bundan sonrasının taleplerini karşılamamaya, yetmemeye başladı.

Arap Uyanışı/Baharı, Gezi Parkı, Occupy Wall Street ve daha nicelerini anlayabilmek için önce bu yeni dili anlamanız gerekiyor. Bu yeni dili anlamadan, onunla konuşmayı bilmeden ticari girişimleriniz için de yol almanız zor olacaktır. İngiltere'yi bu anlamda da kutlamak lazım.

Dijital Vatandaşlık konusuna ve bu eksende dijital siyasete, dijital diplomasiye bol bol değineceğim bundan sonraki yazılarımda da.

Görüşmek üzere.



Twitter: @zekaikiran


12 Haziran 2013 Çarşamba

#DirenGeziParkı Protestoları Başbakan Erdoğan'dan Ne İstiyor?


15 günü geride bırakan Gezi Parkı protestoları için tarihe not düşmek istediğim şeyler var.

Bir önceki blog yazımda Gezi Parkı'nda öne çıkan gençlerin kimliğine ve eylemlerinin samimiyetine, ortaya çıkışının nedenlerine, tepkilerin niçin AK Parti'de değil de Başbakan Erdoğan üzerinde yoğunlaştığına dair paylaşımda bulunmuştum. Aynı zamanda Gezi protestolarını neden desteklediğimi, hassasiyetlerimi de paylaştım.

Bu zamana kadar orada bulunduğum süreçte hiçbir olumsuzluk örneği eylem ya da söyleme karışmadım, orada edindiğim arkadaşlarım da hep böyle kişiler olageldi. Özünde Gezi Parkı dışındaki şiddet doğurma meyilli eylemleri de onaylamadım. Ama elbette başka şehirlerdeki destek yürüyüşleri de önemli idi.

Bir önceki yazımdan sonra Başbakan Erdoğan'ın Gezi'nin beklediği açıklamaları geçtim, krizi daha da büyüten söylemleri, karşılama mitingleri olayı çok başka boyutlara taşıdı. Başbakan'ın çizdiği çerçeveye bakarsak bu eylem masum değil; arkasında dış güçler, faiz lobisi vb artık aklımda tutamadığım yerli yabancı bir dünya görünür olmayan ama ellerinde onların dahlinin belgesinin olduğunu ifade ettiği çevreler var. Bir parantez açmak istiyorum burada. Endişe verici gelişmelerin de Gezi Parkı çevresinde ortaya çıkması doğrusu beni endişelendirdi. O esnada İBB Başkanı Kadir Topbaş ve Vali Hüseyin Avni Mutlu'ya sorunun çözümü yönünde makul önerilerde bulundum, görüşmek istediğimi de ekledim. Ertesi gün beni İBB Başkanı tarafından verilen bir talimatla danışmanı aradı. Olayları, amaçlarını, varmak istediği noktayı ve hatta çözüm önerilerimi ilettim. Bunları sonrasında twitter'da da yazdım. Onlardan sonra Beyoğlu Belediyesi Özel Kalem Müdürü Erol Ökten ulaştı bana ve bir şeyler yapmak istediklerini, uzlaşı için Beledi Başkanı Ahmet Misbah Demircan'ın aracı olmak istediğini ve yardımcı olmamı rica ettiler. Başkan ile de görüştük, park içinden ve internet ortamından bu eylemin öncüsü ve etki gücü yüksek gençleri, sanatçıları ve paydaşları ile de iletişime geçtim. Lakin ne olduysa o an oldu ve biz bunu yaparken Başbakanlıktan bir açıklama geldi; çarşamba günü 16:00'da Ankara'da AK Parti Genel Merkezi'nde bir heyet ile görüşme yapılacağı açıklandı. Benimle iletişime geçen yetkililer ile görüştüm, durum üzerinde konuştuk. Bu esnada bizden bağımsız gelişen bu durum ve görüşmeye katılacakların kimlikleri birçok arkadaşımızın da uzak durmasına neden oldu. Biz de sürece dahil olmak yerine izleme kararı aldık. Bu yazı yazılırken de görüşmeye başladılar.

Başbakan elindeki bilgi ve belgelerin mahiyetini açıklamadığı için doğruluğunu bilmediğim bu tür söylemler doğrusu inandırıcılıktan yoksun. Gezi Parkı gençleri için de bir anlamı yok. Bizim tek derdimiz vardı; o da Gezi Parkı idi. Ama Başbakan'ın süreçteki yok sayma, önemsememe, ben ne dersem o hali bir yerden sonra bizleri incitici söylemlerin de içinde olduğu konuşmalarında dış güçlerin, lobilerin, Türkiye'nin güçlenmesini istemeyenlerin varlığına işaret edince bizdeki algısı sadece komplo teorisi oldu.

Başbakan'ın en başından beri yaptığı en büyük hata gençleri bir türlü anlamayan, küçümseyen tutumu oldu. Olayların içinde CHP olmamasına rağmen mevzuyu oraya yıkma çabası, konuşmalarında paylaştığı verilerin kendisi ile çelişmesi, dini hassasiyetler üzerinden bir yerlere mesajlar verme çabası, tabanını sokağa çıkmamaları için zor tuttuğundan bahsetmesi, kızgın ifadeleri bir endişe halinin yansımasıydı.

Sorun çok basitken bu mesele nasıl oldu da 15 günde ülkenin varlığını, hükümetin kendisini tehdit eder hale geldiğini/getirildiğini anlamak mümkün değil. Başbakan Erdoğan siyaset sahnesinde gerginliklerden beslenen bir siyasetçi. Ortaya zaman zaman attığı bir mesele üzerinde siyasetçilerin ve kamuoyunun tepkisini ölçer ve gerginliklerden genellikle de avantajlı çıkardı. İlk defa siyasetten bağımsız, sokakta, demokratik bir tepki biçimi olan gösteri ile karşılaşınca nasıl oldu da krizin bu kadar büyümesine izin verdi ya da bunu kendisi bizzat büyüttü anlamak mümkün değil.

Bunu büyütme nedeni bilinçli ise; bastıracağını düşünerek henüz dokun(a)madığı bir kesimin biletini mi kesmekti amacı? Yok bilinçsiz ise olayların büyümesiyle ilk ciddi krizde AK Parti kurumsalının ve kendisinin yönetimsel zaafiyetinin ortaya çıkışı mıydı?

Doğrusu ben eldeki somut veriler üzerinden konuşmayı tercih ediyorum. Onun haricindeki bilgiler benim sokağa çıkma nedenimi ortadan kaldırmıyor. İktidarın ve Başbakan'ın yerini korumak için bu tür psikolojik harp tekniklerini kullanıp kullanmadığını bilemem.

Yerel yöneticilerle konuşmalarımda bana net bir gerekçeden bahsettiler: "Başbakanımız bu projeyi seçimden önce vaat etmesi ısrarının da sebebidir." Bu gerekçeyi anlamakla beraber aynı vaatler gibi başka vaatlerin de olduğunu, onların gerçekleşmesi için bu kadar ısrarcı olmadığını ifade ettim. Buna doğal olarak bir cevap alamadım. Burada AK Parti Seçim Beyannamesi, burada da 61. Hükümet Programı arzu eden incelesin ve nelerin yerine getirilip, getirilmediğini kendisi görsün. Benim için en önemli ve referandumu da yapılmış, halk desteği alınmış yeni Anayasa bunlardan sadece bir tanesi. Ki ne olursa olsun yapacağız denildi. Yine Anayasa'ya paralel olarak Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sisteminin demokratik ve katılımcı bir perspektifle düzenleneceği taahhüdü de yerine getirilmedi. Temsilde adaletin sağlanması için tedbirler alacağız denildi, o da gerçekleşmedi. "Yüzde 10 seçim barajı nedeniyle millet iradesinin önemli bir kısmı mecliste temsil imkanı bulamamaktadır." cümlesi beyannamenin içinde geçiyor. Yine "Devleti herkesin kendisi olarak temsil edildiği bir yapıya dönüştüreceğiz." vaadi o beyannamede.

Şimdi soruyorum bunların gerçekleşmesi, Türkiye'nin önünü açacak acil demokratikleşme meseleleri değil midir? Başbakan'ın bu meseleleri halletmesi için önünde hangi faiz lobisi ya da iç-dış güçler durmaktadır?

Aslında AK Parti'nin bugün en nihayetinde gelip çattığı sorunların başında meclisteki temsiliyet sorunu. Baraj yüksekliği en büyük engel. Gezi Parkı sorununun çözümünde de yetkiyi yerele devredememe, Başbakan'ın her konuda karar verici olması ellerini kollarını bağlıyor. Görüşmelerim ve onların kamuoyu açıklamaları bu sorunu çözmeye en vakıf kişiler olduğudur.

Benim Gezi ekseninde ortaya çıkan iktidarın kendi yaşam biçimini dayatma, kendi muhafazakar yaşamının modelini ülke genelinde olması gereken biçim olarak aktarımı rahatsızlık verici. Bu eksendeki bütün farklı dirençler Gezi'de patlama yaptı. Muhalefetten umudunu kesen halk meydana çıktı.

Protestonun büyümesi provokatörlerin de ortaya çıkmasına neden oldu haliyle. Ama moda deyimle diyeyim; gençler Gezi'yi onlara yedirtmedi. Onların Gezi'yi destekleyenlere oranı da yüzde 1'dir ancak.

Gelelim sonuçlara;

- Gezi Parkı protestoları halkın ilk demokratik hak arama eylemi oldu bu iktidar döneminde.
- AK Parti ilk sosyal krizde kurumsal olarak çöktü.
- Başbakan Erdoğan sosyal krizi siyasal söylemlerle çözme yoluna giderek olayların büyümesine neden oldu.
- Gezi Parkı gençleri kendisine uyuyorlar, içleri boş, apolitik diyenlere gereken cevabı verdi.
- Kitlelerin lidersiz ama birlikte, yazılı olmayan kurallarla ilk eylemine tanık olduk.
- Lidersiz eylemler muhatap sorunu yaratıyor. Muhatabın kim olunduğunun bilinmemesi her iki taraf için de çözümü bulmayı zorlaştırdı.
- Sosyal medya önümüzdeki seçimlerde en önemli iletişim aracı olacak.
- Obama'nın bile artık birçok siyasi-sosyal kriz anında sosyal medyayı kullanarak lehine çevirdiğini düşünürsek Başbakan Erdoğan'ın da baş belası olmaktan vazgeçmesi faydasına dokunur.
- AK Parti'nin sosyal medya iletişiminin çok hatalı, bol kazalı olduğunu gördük.
- AK Parti'nin sosyal krizlere dair kurumsal zekasının Başbakan'ın ağır etkisi yüzünden devreye giremediğini gördük.
- AK Parti'nin sandığımız gibi her şeyi "mükemmel" değilmiş.
- Başbakan'ın bu eylemler sürecinde takındığı tavır uluslararası arenada özellikle Suriye, Ortadoğu, AB ülkelerinde imajını sarstı. 11 yıllık özgürlükçü, demokrat, halkın taleplerine önem veren bir lider inşaasını 15 günde alt üst etti.
- Yeni nesil gençler sosyal medyada artık; bizler sayesinde siyasetçilerin yalanlarını anında yüzlerine çarpabilindiği görüldü herkes tarafından.
- Bir korku duvarı yıkıldı. İnsanlar siyasi eleştirilerini bundan sonra rahatlıkla ifade edebileceklerdir.
- Türkiye medyasının basın özgürlüğünden uzak, basın etiğinden uzak, kirliliğe boğulduğunu sadece biz değil tüm dünya tescillemiş oldu.
- Faiz lobisi kavramını hayatımıza soktuk. Onlar kim hala bilmiyoruz.
- Yerel yönetimlerin aslında çok da yerel olamadıklarını gördük.
- Gençler korkmuyor, saygı duyulmasını istiyor.
- Her şeye rağmen, her koşulda dayanışma, merhamet duygularımızın yok olmadığını gördük.
- Divan Oteli gönülleri fethetti.
- Vali Mutlu güvenilirliğini kaybetti.
- Mizahın dibini gördük. 11 yılın adeta hırsı çıktı. Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP için yapmak sıkmışken, Başbakan ve AK Parti için ondan çok daha eğlenceli ürünler ortaya çıktı.
- Her ne koşulda olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Başbakanına küfredilmemesi gerektiğini öğrendik, öğrettik.
- Bizim bizden başka dostumuz yok; Gezi eylemcileri diğerlerini, diğerleri Gezi eylemcilerini (aslında provokatörleri) suçladı durdu. Varabildikleri nokta "kardeşim" ile biten tatlıya bağlama cümleleri oldu.
- Lider eksenli siyasi partilerin kriz hallerinde bunalıma girdiğini gördük. Lider değil dava hareketleri olmak gerekir.


Demokrasinin gereği olan her tepkiyi demokrasi kuralları çerçevesinde kalmak koşuluyla desteklemeye devam edeceğim. İktidar partisi kim olursa olsun vaatlerinin takipçisi olalım, hakkımızı alalım. Artık sosyal medya ile doğru ya da yanlış bilginin doğrulanması, yaygınlaşması sorun olmaktan çıktı. Siyaset yapanlar ve yapacak olanlar bu yeni dili çok iyi anlamalıdırlar.

Gezi Parkı eylemleri Türkiye demokrasisine çok büyük bir katkı sağlamıştır. İktidar partisinin de bu mesajları almasını temenni ediyorum. Zira almaması halinde başları bundan sonra çok ağrıyacaktır. Yerel yöneticiler halka rağmen (muhalifleri de dikkate alarak) çalışmalar yapmamalıdır. Önümüzdeki seçimlere de yeşil darbe vurulması muhtemeldir, özellikle mevcut belediye başkanları için.

İnsanları özellikle de gençleri artık robot yerine koymaktan vazgeçin! Kimsenin lobisiyle harekete geçmeyiz, ailelerin talebiyle de geri çekilmeyiz. Bunu da akıllar bir kenara not etsin. Lazım olacak ileride.






#direngeziparkı :)





6 Haziran 2013 Perşembe

#DirenGeziParkı Protestosu Ne Anlatıyor?



10. gününe gelen Gezi Parkı protestoları Türkiye'de ciddi bir birikmişliğin de patlama noktası oldu. Bunlar nedir sorusunun cevabını birçok yerde belki okumuş olabilirsiniz ama ben kısa bir özetini de vermek istiyorum bu birikmişliğin.

- Başbakan’ın üslubu
- Topçu Kışlası, Gezi Parkı'na AVM Projesi
- Reyhanlı katliamı
- Kişisel yaşam alanına giren yasaların tümü
- Uludere
- Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu
- 16 9 Plaza Zeytinburnu
- Emek Sineması’nın yıkımı
- Demirören AVM
- İnci Pastanesi
- Alkolik tanımı
- Çapulcu söylemi
- Sanat eserine “ucube” yakıştırması
- AKM’nin yıkılması
- Medya sansürü
- Anayasayı “2 ayyaş yaptı” söylemi
- Sıfır sorun politikasından sapma
- AK Parti’nin güç sarhoşluğu
- Hopa olaylarında eşkıya tanımlaması
- Yaşama müdahale endişesi
- Yüzde 50’yi zor tutuyoruz söylemi
- Kürtaj Yasası
- Şike sürecinde Federasyon’a müdahale ve Spor Yasası’nın 1 günde değiştirilmesi
- Eğitim politikaları
- Yaptım oldu söylemi

Buna ek olarak şahsımı rahatsız eden bir hususta AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu'nun "İnşa döneminde bugüne kadar kendilerine destek veren örneğin liberaller gibi kimselerin olmayacağını" ifade etmesidir.

AK Parti'nin kuruluşunda ismine de ilham veren adalet ve kalkınma kelimelerinden, 2011 yılına kadar adalet kelimesi baskınken bundan sonra kalkınmaya yönelmişlerdir. Yukarıda belirtilen birikmişlik biraz da bundan kaynaklı. Türkiye genelinde ciddi bir şantiyeleşme söz konusu. İstanbul özelinde bu daha fazla ve ciddi bir yeşil tahribatını da beraberinde getirmekte.

Gezi Parkı'nda ise bu hassasiyetin kendini göstermesi sonucu bir gece "marjinal, çapulcu hatta sol örgüt" olarak görülen ama öyle olmayan gençlere biber gazlı saldırı ile püskürtülüp sonuç alınabileceği düşünüldü. Nitekim o günün sabahı ve akşamında hiç de öyle bilinen protestocu kesimin olmadığı anlaşıldı.

AK Parti, özelinde birçok sorunu da barındıran bir siyasi oluşum. Yine de siyasal partiler arasında en iyisi. Muhalefetin yetersizliğidir biraz da onları kendi elleri ile ateşe atan. "Yeter söz milletindir" sözünü anımsatan bir durum söz konusu. Her ne kadar Başbakan % 50 oyunu aldığı kesimi "benim milletim" diyerek genellese de ona oy verenlerin de içinde olduğu bir kesim çeşitli hassasiyetlerle sokağa çıkma, protesto etme hakkını kullanmaya karar verdi.

Gezi Parkı'na gittiğiniz zaman orada bulunanların çok büyük bir oranda hiçbir siyasi partiye mensubiyetinin olmadığını da göreceksiniz. Evet, apolitik olarak addedilen gençlik, farklı bir kaygı ile birden sokağa döküldü. Y kuşağı olarak tabir edilen 1980-1995 arası doğumlu bu gençlerin önemli bir kısmı AK Parti iktidarı ile büyüdü ve seçmen oldu. Hali ile geçmiş onlar için bir hikaye iken an'da yaşadıkları sorunların sorumlusu olarak da Başbakan'ı görüyorlar. Niçin AK Parti'yi değil de Başbakan'ı?

Başbakan siyasal lider tipi olarak otoriter-karizmatik bir kişilik. Üslubu ve hitabeti ile çoğunlukla yaşanılan mağduriyetleri lehine çevirmesini çok iyi bildi ve bu parti oylarına da yansıdı. Bu durum aynı zamanda onu hep ön planda tutan bir hal oldu. Parti içi-dışı, ulusal-uluslararası her hususta Başbakan'ın gözünün içine bakılır olması, yerel yönetimlerin özellikle de İstanbul'da her projeye el atması, belirleyici olması beraberinde sıkıntıyı da getirdi. Vatandaş hep konuda Başbakan'ı gördü. Başarı noktasında haneye artı yazılırken, sokak hareketinde de tepki bizzat Başbakan'a yöneldi. Yani Kasımpaşalılık mağduriyetler konusunda iş yaparken bu defa sorumluluklar ve hesap verme noktasında işe yaramadı. Burada çok önemli bir de not düşelim: Türkiye siyasi tarihinde hiçbir siyasi lidere -ki çok ateşli tartışanlar vardır karşılıklı- meydanlarda ağza alınmayacak küfürler edilmemiş, duvarlara bunlar yazılmamıştır. Eleştiriler siyasi düzlemde kalmıştır. Burada da durup düşünülmesi gereken bir durum söz konusu.

Sokağın ruhunu, dilini anlayabilmeniz için duvar yazılarını mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. (DUVAR YAZILARI) Bununla beraber mizahi yönü çok kuvvetli, baş edilmesi zor bir kitle var. Yayınlanan destek videoları, atılan sloganlar, bestelenen şarkılar da politize olarak görülmesini engelliyor. Kitle ciddi manada eğlenerek protestosunu yapıyor.



Şimdi böylesi bir kitle ile klasik metodlarla mücadele etmeniz biraz zor. Türkiye siyasi tarihi ülke gelişimine paralel olarak da ona uygun liderlerin yönetime gelmesini sağlamıştır. Menderes ve dönem koşulları, Demirel-Erbakan-Özal gibi isimlerin ön plana çıktığı dönemler, Çiller-Yılmaz gibi profillerin Başbakanlıkları ülkenin içinde bulunduğu gelişim dönemlerine uygun gelişmelerdir. Recep Tayyip Erdoğan gibi profillerin 90-2000 arası ortaya çıkışı ise yerel yöneticilerin ülke gündeminde geniş yer bulması, itibar görmesi yine aynı gelişim sürecinin bir parçası. Bu zaman diliminde olgunlaşmasını tamamlayan profiller artık ülke yönetimi için de adı geçen siyasiler olmuştu. Solda da mesela Büyükerşen, Sarıgül gibi isimlerin adı hep dile geldi. Öyle ki CHP'de bu şansını o dönemin şartlarını düşünürsek 2005 yılında Sarıgül ile yakalamıştı. Sarıgül'ün heba ettiği ve siyasi kariyerini çıkmaza sokan olaylı CHP kurultayı Türkiye siyasetinin ve muhalefetinin de kırılma noktasıdır. Erdoğan'ın 2002'den bu yana sürdürdüğü liderliği ile ülke bir gelişim-dönüşüm sürecini devam ettirdi.

Tam da bu zaman aralığında çocukluğunu/gençliğini Erdoğan iktidarıyla yaşayan bir nesil (kullandıkları en güzel ve manalı kelime eyvallah) kimseye eyvallahı olmadığından Gezi Parkı özelinde yukarıda belirttiğimiz benzeri birçok hususun birikiminin patlamasını yaşadı. Bu aslında ülke gelişim-dönüşümünün gereği olan yeni tip siyasi lider arayışının da ilk adımıdır.

Türkiye'de yerel yönetimden gelen siyasi lider olarak sanırım en son Erdoğan olacak. Bu durum Erdoğan'ın başarısızlığı olarak görülmemelidir. Üslubundan kaynaklı hataları olmakla birlikte ülkenin sosyolojik değişiminin de bir gereğidir. Bugün Sarıgül vb. başlak bir profil de gelse mesela CHP başına başarılı olma şansı kalmamıştır. Doğruyu ve yanlışı sosyal medya, internet aracılığıyla kısa sürede öğrenen bu yeni kitle, medyayı da yönlendirme gücünü Gezi Parkı olayları ile artık eline almıştır. Manşetlerle Başbakan getirme/indirme devri tamamen kapanmıştır. Bunlar sevindirici elbette.

Türkiye siyaseti yeni tip lidere evrilme noktasında artık. Gezi Parkı ve gençlik (Y kuşağı) bunu çok güzel öğretiyor. Maalesef siyaset bunu anlamamakta direniyor. Y kuşağının başlattığı bu yeni dönemin tamamlanma sürecini ise şimdinin çocukları 2020 Türkiye'sinin gençleri Z kuşağı tamamlayacak. Z kuşağı hakkında aşağıdaki video bir fikir verir sanırım.



Çok kısaca Y-Z kuşaklarının görmek istediği siyasetçi özellikleri: Samimi, gloCAL (global, local), onurlu, barışçıl, eğitimli, dinleyen, uzlaşmacı, doğacı, dil bilen.


Türkiye'de siyaset yapan, yapmayı düşünenlere bu iki kuşağı enine boyuna iyice uzmanlarından dinlemelerini tavsiye ederim. Onları yönetmek alabildiğine zor. Bu sadece siyaset için değil, iş dünyası için de geçerli. Bu konudaki çalışmalarını yıllardan beri sürdüren EVRİM KURAN'dan mutlaka faydalanmanızı tavsiye ederim.

Gezi Parkı eylemi haklıdır, hak aranırken, demokratik talepleri dile getirirken de haksız duruma düşürecek davranışlardan uzak durulmalıdır. Aynı şekilde hiçbir siyasi grubun da olaydan nemalanmaya çalışarak bayraklarını sallama, asma çabaları da irite edicidir.

Gezi Parkı'nın talepleri de bellidir. Parkın yerine betonlaşma ürünü bir proje istenilmiyor. Bununla beraber Başbakan'ın şahsında da üslup değişikliğine giderek daha saygılı, hoşgörülü, uzlaşmacı davranması bekleniyor.

Son söz: #direngeziparkı


15 Ocak 2013 Salı

Erdemli Güç İdeali -2


Bir önceki yazımda Erdemli Güç İdeali’nin Cumhurbaşkanı Gül tarafından dile getirilişine ve tanımlamasına yer vermiştim. Bu yazıda benim gözümden erdemli güç idealinin gerçekliğine ve Türkiye’nin bu ideale uyumluluğuna değineceğim.

Türkiye özellikle son 10 yıllık zaman dilimi ve beraberinde dünyanın bizi ilgilendiren, ilgilendirmeyen tüm koşulları ile siyasi ve ekonomik önemli bir gücü haline geldi. Bu güçlü olma hali, Türkiye’nin cumhuriyet tarihi boyunca dersine çalışmadığı yerleri net bir biçimde ortaya çıkarırken, aynı zamanda tarihsel bir birikimin ve jeopolitik koşullarının en büyük güç faktörü olduğunu da gözler önüne seriyor. Türkiye konumu itibariyle her daim stratejik bir öneme sahipti. Bu önem bugüne kadar potansiyelini koruyor, kinetik bir kimliğe bürünemiyordu. Son on yıllık zaman dilimi içerisinde bu hareketlilik kazandırılmış, aynı zamanda yol alırken eksiklikler de gözle görülür hale gelmiştir. Krediyi sadece siyasilere vermek de haksızlık olur; iş, kültür-sanat, spor, stk’lar da aynı çalışkanlık ve kararlılıkla bu sürecin motor gücü oluyorlar.

Türkiye kimliği itibariyle Müslüman bir ülke ve İslam dünyasının saygı gören bir modeli. Aynı zamanda Batı’nın da İslam dünyasındaki kendi değerlerine en yakın bulduğu ülke. Batı ile İslam dünyası arasındaki bir köprü. Türkiye’nin siyasi liderlerinin çoğunluğu da İslam değerleri ile büyürken, Batı tecrübesi ile de kendilerini beslemiş kişilerden oluşmaktadır. Bugün hem yurt içinde hem yurt dışında sadece siyasi kişiler değil, pek çok alanda bu beslenişin çok sayıda başarılı örneği mevcuttur.

Bütün bu insan kaynağı niteliği ve hedeflenen gayeler ile Türkiye, büyüyen ekonomisi, etkili sivil toplum gücü, kimliğinin asli gereklerine odaklanarak daha güçlenen ordusu, iş dünyasının aldığı uluslararası inisiyatifler ile bir güç olduğunun farkında. Peki, bu güç nasıl bir güç? Türkiye’yi nereye kadar götürebilecek? Kimler bunun farkında?

Bu güne kadar gelinen noktanın bundan sonra başarılı şekilde devam ettirilmesinin önemli bir kriteri Türkiye’nin komşularıyla sıkı diyalog içinde olması ve dünyanın her yanı ile eş zamanlı iletişim halinde kalmasıdır. Türkiye, bireysel ve toplumsal olarak hayal dünyasının sınırlarını genişletmek, iletişim alanımızı sadece komşularımızla sınırlandırmamak zorunda. Bütün bu iletişim ve ilişkilerin temelinde de insani duyguların en temel ilkelerinden olan doğruluğu, adaleti, iyiliği benimsemeli; bu ilkeler ışığında İslamiyet’in ahlaki değerlerini de asla ihmal etmemelidir. Türkiye’nin bu süreçte demokratik bir ülke olmasının gerekliliği olarak adaletsiz, haysiyetsiz ve aşağılayıcı bir politikayı hiçbir alanda uygulaması mümkün değildir. Bu da Cumhurbaşkanı Gül’ün işaret ettiği “erdemli güç” olma yoluna sokuyor bizi.

Denilebilir ki aslolan güçtür, onu nasıl elde ettiğinizin bir önemi yoktur. Ama an’da gücün önemi büyükken zamanda erdem’in önemi ve değeri daha da artıyor. Türkiye’nin uluslararası sorunlarda güçlü olandan yana değil, haklı olandan yana tavır alması ve sesini gür çıkarabilmesi bu erdemlilik ilkesi ile açıklanabilir ancak. Dünyanın da buna ihtiyacı var artık. İçinden çıkılamaz siyasi, iktisadi meselelerin ve toplumsal uyuşmazlıkların çıkış yolu işte bu erdemli öğretidir. Türkiye cumhuriyet tarihi boyunca bu özkaynağının farkında olmadan, sadece Batı hayranlığına girişerek bir akıl tutulması yaşamıştır. Oysa şimdi; Batının aklını İslamiyet’in kalbi ile yoğurma uyanışını yaşamaktadır. Bu yetenek ve değer birlikteliğinin farkına varmıştır. Yine onlardan edindiği birikimleri onlar için kullanma erdemliliğini de gösterme maharetindedir.

Bu ideali gerçekleştirirken, kendi içindeki sorunları da gidermelidir. Demokrasisini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır. Türkiye daha nasıl sağlıklı büyür, toplumsal mutluluğa nasıl erişir sorularına cevap vermelidir. Başta Anayasa olmak üzere siyasi partiler kanunu ve seçim kanununun değiştirilmesi, eğitim ve yargı reformunun gerçekleşmesi, sanat ve sporda uluslararası çapta organizasyonların gerçekleştirilmesi, turizmin özkaynaklar çerçevesinde yeniden ve yerelden ulusala planlanması, yaratıcılığın teşvik edilmesi, üniversitelerin hem yönetenleri düzeyinde revize edilmesi hem de düşünen-üreten-gerçekleştiren olma kabiliyetine eriştirilmesi, bilim ve sanayi de ar-ge çalışmalarının desteğinin arttırılması ve daha da teşvik edilmesi, iç siyasette düşman yaratma süreçlerinin sonunun getirilmesi ve terör sorununun ortadan kaldırılması, vergi adaletinin sağlanması, askeri alanda yumuşak güç ve akıllı gücün sentezi yapılarak yeni stratejiler geliştirilmesi olmazsa olmazımızdır.

Küresel de stratejik dengeler yer değiştirirken bizim iç meseleler yüzünden bu süreçte çırak kalmamız kabul edilemezdir. Türkiye’nin bu yeni güç konseptini ( erdemli güç ) ivedi benimsemesi gerekmektedir. Türkiye’de hemen herkese ilk değişmesi gereken şey sorulduğunda alınan ilk cevap olan ‘zihniyet değişimi’nin de mutlaka gerçekleşmesi gerekiyor. Türkiye’nin artık hiçbir şeyi uzaktan izlemesi mümkün değildir. Bölgesinde ve uluslararası tüm alanda sadece siyasi ve askeri seçenekler arasında sıkışmış bir Türkiye olmaktan çıkmalı, gelir farklılıklarını azaltacak işbirliği mekanizmalarının da öncüsü olmalıdır. Tüm dünyanın barış ve refah içinde yaşamasının gerekliliği siyasi, askeri, ekonomik entegrasyon ve işbirliği mekanizmasının hayata geçirilmesi ile mümkündür.

Statükoyu korumaya çalışanlar dünyanın yol aldığı tarihin bu hızlı akış sürecinin dışında kalacaklar. Tutarlı bir stratejik planlama ile uluslararası alanda kendisine gerçekçi bir rol biçen Türkiye, önümüzdeki on yıllarda küresel gelişmeleri yönlendirebilecektir. Bunu yapmayan, statik yaklaşanlar ve statükoyu korumaya çalışanlar hangi alanda olursa olsun tarihsel akışın dışında kalacaklardır. Türkiye Avrupa ya da ABD merkezli bir düzenden, küresel odaklı, güç merkezlerini çoğaltan, adil ancak muktedir bir düzenin öncüsü olmak zorundadır. Dünyanın sorunları artık herkesi ilgilendiren ve birbiri ile çok iç içe geçmiş vaziyettedir. Ve bu sorunların sadece savaş yapmak suretiyle çözülebilmesi mümkün değildir. Silahlı kuvvetlerin bir misyonunun da barışı korumak olduğu akıllardan çıkarılmamalıdır.

Bireysel olarak Türkiye’de yaşayan her vatandaşın da bu erdemli güç ideali doğrultusunda demokratik, ekonomik ve siyasi reformların en güçlü takipçisi olmak zorundadır. Demokrasi, bir ülkenin istikrar, refah ve güvenliğinin en büyük teminatıdır. Gelişmiş bir demokrasi, anayasal düzen içinde tüm kurum ve kuruluşlar bakımından fren ve denge sistemlerinin hâkim olduğu, hukukun üstünlüğü ilkesi zemininde temel hak ve özgürlüklerin herkes için kıskançlıkla korunduğu, adaletin gecikmeden tecelli ettiği bir düzendir.

Türkiye bu anlamda bir “yakalama” ve “öne geçme” fırsatı elde etmiştir. Ülkemizin, değerlere dayalı ekseni ve 360 derecelik ufkuyla bundan sonra da adil ve demokratik bir yeni küresel düzenin tesisi yönündeki çabalarını aynı azim ve kararlılıkla devam etmesi elzemdir. Milletçe siyasi, ekonomik, askerî, teknolojik, bilimsel ve kültürel alanda topyekûn bir “yakalama” ve “öne geçme” mücadelesini kararlılıkla sürdürmemiz gerekmektedir. 

8 Ocak 2013 Salı

Erdemli Güç İdeali -1

Bugün blogumda sadece bir tanıma yer vereceğim; sonraki yazımda da bu tanım üzerinde düşüncelerimi yazacağım. Sizlerden de eğer düşüncelerini paylaşacak olursa memnuniyetle katkılarınıza yer veririm.

Yazıya konu tanım Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün iki ayrı mülakatında denk geldiğim "Erdemli Güç" hakkında. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün tanımına geçmeden önce Türkiye için öngördüğü "küresel güç" tanımlamasını da hatırlatmak istiyorum:


"Önemli olan “küresel güç” olmak değildir. Önemli olan bir ülkenin kendi standartlarını çıkarabileceği en üst seviyeye kadar çıkarması ve devletin vatandaşlarına refah ve mutluluk verebilmesidir. Standartlar derken kastettiğim de demokrasi ve insan hakları standartlarıdır. Türkiye’nin nihai amacı budur. Standartlarınızı yükselttiğinizde ekonominiz çok daha güçlenir ve gerçek bir yumuşak güç olursunuz.
Bütün bu bilgi birikimini oluşturmaya, standartlarınızı yükseltmeye ve gerçekleştirmeye başladığınızda, diğer ülkeler de sizi dikkatle takip etmeye başlarlar; onlar için bir ilham kaynağı olursunuz. Ve bu aşamaya geldiğinizde, önemli olan sert gücünüz ile yumuşak gücünüzü bir araya getirebilmek ve erdemli bir güç olabilmektir – en yakınlarınız, bölgeniz ve bütün bir dünya için."

Foreign Affairs dergisi sorumlu editörü Jonathan Tepperman'a verdiği mülakatta, Cumhurbaşkanı Gül "erdemli güç" tanımına da açıklık getiriyor:
"Erdemli bir güç, hiçbir şart altında hırslı ve yayılmacı olmayan güçtür. Tam tersine, yeryüzündeki tüm insanların çıkarlarını ve haklarını korumayı öncelik edinen ve bu doğrultuda karşılık beklemeksizin ihtiyacı olanlara yardım elini uzatan bir güçtür. Erdemli güç dediğimde kast ettiğim, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilen ve doğru olanın tarafında sağlam duracak kadar güçlü bir güçtür."
Cumhurbaşkanı Gül'ün Türkiye için ortaya koyduğu bu iki makul ideal tanımlaması üzerinde düşünelim. 

Twitter

Google+ Followers

Videolarım