28 Aralık 2013 Cumartesi

Siyaset, Vesayet ve Adalet

Blogumda iktidarı öven ya da döven bir yazı okumayacaksınız. Eğer muhalifseniz döversiniz, eğer taraftarıysanız översiniz. "Tarafını seç!" baskılarının sonuç vermediği, özgür düşünce alanım burası benim. Yazım da bu çerçevede.

17 Aralık'ta gerçekleştirilen büyük rüşvet operasyonunun yankıları halen devam ediyor. İktidar yolsuzluktan ziyade operasyonun uluslararası bağlantıları olduğunu iddia ederek, çeşitli komplolardan bahsediyor. Bu komploların benzerlerini Gezi Parkı Olayları sırasında da dile getirdiğini hatırlayabiliyoruz. Operasyonun gerçekleşmesi iktidarı elbette sarstı. Ama yargı sürecine yapılan müdahaleler de bir o kadar anti-demokratik oldu. Yürütme erkinin Yargı erkine müdahalesine tanıklık ediyoruz. Soruşturmayı yürüten bir savcı engellendiğini, delillerin şüpheliler tarafından karartılabileceğini ifade eden bir bildiri yayınlıyor. İşte bildiri:


Bu bildirinin ardından Başbakan'ın Savcı ve HSYK hakkındaki konuşmaları da tehditkar oldu. Sakarya Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada; "O Savcı yüz karası, HSYK'da suç işledi. Yetkim olsa yargılarım!" cümlesini kurması beni hayretler içerisine soktu. 28 Şubat'ta Genelkurmay'ın hakim ve savcılara brifing vermesi ve "irticacı hakimler soruşturuluyor" diyerek yargı üzerinden totaliter bir baskı kurması ne kadar yanlış ise Başbakan'ın da böyle bir şeye kalkışabileceğini söylemesi o kadar yanlıştır. 

Siyasi tarafgirlik hukuktan üstün olmamalıdır. Kuvvetler ayrılığı, yargının tarafsız ve bağımsız olması, hukuk devleti gibi değerler herkese lazımdır ve bütün partilerden de üstündür. Kur'an-ı Kerim'de de buyruluyor, "Bir kavme olan husumetiniz, sizi adaletten alıkoymasın!" Siyasi olgunluğun gerektirdiği şekilde ılımlı, ölçülü, serinkanlı ve önünü, ardını düşünerek hareket etmelidir siyasetçiler. Siyasi ikballeri ya da her ne gerekçe ile olursa olsun kendilerini adaletin gerçekleşmesini engellemekten alıkoymalıdırlar.

Siyasetçilerin şunun da farkına varması lazım; bu çağda artık insanlar askeri, sivil, cemaat türü vesayetleri kabul etmiyor. Bunun yanında çoğulculuğu içine sindiremeyen bir çoğunluk otoritesini de kabul etmiyor. Bu tutumu göstermek ancak iktidar sahiplerini sıkıntıya sokacaktır. Dolayısı ile iktidarın bir cemaat ekseninde kendi içinde yaptığı savaş ya da mücadelenin toplumda bir karşılığı yok. Ama bu eksende yapılan savaşın, özellikle de adalete güveni sarsacak gelişmelerle yol alması toplumu keskinleştireceği gibi ekonomi gibi toplumu ilgilendiren birçok alanı da olumsuz etkileyecektir. İktidarın emniyet-yargı eksenindeki tutumu, özellikle savcıların birbirine düşmesi, yargıya yapılan müdahaleler ekonomi piyasalarında bir karşılık buluyor ve bu ülkemiz adına büyük zararlar doğuruyor. Bir ekonomistin ifade ettiği şu cümleden zararın boyutunu tahmin edebilirsiniz: "Dolardaki her 8 kuruşluk yükselişin ülke ekonomisine 20 milyar dolarlık maliyeti olmaktadır."

Böylesi kırılgan bir zeminde ilerlerlerken ölçüsüzce yapılan her açıklama ile piyasaların ateşini yükseltmek ve bunun sebebini de dış mihrak-iç mihrak söyleminde aramak abesle iştigaldir. Benzer durumlar Başbakan'ın Gezi sürecinde yaptığı çıkışlarla da kendisini göstermişti. Ve yine ekonomiye olumsuz yansımaları olmuştu. 2001 krizinde % 28 değer kaybı yaşayan Türk Lirasının, Gezi Olayları'nın başladığı Mayıs ayından bu yana yaşadığı değer kaybı % 15. Bu değer kayıplarının Hükümetin yaptığı açıklamalar ile eş zamanlı gösterdiği grafik yayınlanırsa demek istediğim de gayet net anlaşılabilir.  


Bütün bu süreçlerde ılımlı bir yaklaşım sergilemek yerine bu tutumun sergilenmesini zemin kayması olarak okuyorum ben. Kendine güvensizlik psikolojisi hakim adeta. Bülent Arınç'ın Gezi sürecinde, "Birilerinin bizi silkelemesi, bizi uyarması lazım." sözlerini çok anlamlı bulmuştum. Parti içi demokrasiyi ve özgür bireyi savunan bir insan Arınç. Bunun da mücadelesine 2000 yılında Fazilet Partisi kongresinde yaptığı konuşması örnektir. Bana kalırsa AK Parti içerisinde bu silkelenmeyi de ancak kendisi yapabilir. Gezi olaylarını ayaklanma olarak görmek yerine protesto olarak görmeliydiler. Halk nazarında bu böyle oldu. Yolsuzluk operasyonu da sadece bir yolsuzluk skandalıdır. Bunu bir iç mihrak-dış mihrak söylemi ile farklı noktalara taşımak halkı aldatmaya çalışmaktır. AK Parti'nin silkelenip, bu okumayı doğru olarak yapması gerekmektedir. 

Gezi'den bu yana Başbakan'ın yaptığı en büyük hata; mitingler, havaalanı karşılamaları düzenleyip, öfkeli konuşmalar yaparak muhalif kesimleri daha da tahrik etmek ve kendi tabanındaki karşıt duyguları daha da bilemek. Oysa ki yapması gereken sakin konuşmalarla, diyalog kurarak, gerektiğinde geri adım atma erdemini göstererek ve en önemlisi hukuk dışına çıkmadan, adalete olan güveni zedelemeden gerilimi düşürmektir. Yolsuzluk operasyonları bu ülkede maalesef hep oldu. Bununla ilgili olarak bir Başbakan'ın yapması gereken, hukuka sonuna kadar saygı duymak, bağımsızlığına gölge düşürmemektir. Yolsuzluk Operasyonu'nda adı geçenlere görevden el çektirip, yargının sonucunu beklemesi gerekirdi. 

Bütün bu yaşananlara toplumun tepki göstermesinden de daha doğal bir şey olamazdı. Hele ki bu zamanda. Bireysel özgürlüğe düşkün bir nesil yetişti. Ve bu nesil AK Parti iktidarıyla büyüdü. Sokaklarda hak arayan, hesap soran kitlelerin en önemli kısmını da bunlar oluşturuyor. İktidarın hem Gezi'de hem de Yolsuzluk Operasyonu sürecinde gözünden kaçırdığı şey; bu nesil muazzam bir iletişime sahip, dünyanın herhangi bir yerindeki bir olaya hep birlikte ve anında tepki verebiliyorlar. Eski nesiller de bunu dış mihrak komplosu olarak görüyorlar. Yeni nesil sadece çevreci değil; içlerinde sosyalist, muhafazakar, liberal, milliyetçi eğilimde olanlar var. Eskilerden farkları kanlarında daha fazla özgürlük taşıyor olmalarıdır. Bu yeni nesil dünyayı yönetecek; ve uzun vadeli hedefleri olan bir partinin bu neslin duygu ve düşün dünyasına hitap etmeden, sağlıklı şekilde yoluna devam etmesi mümkün değildir. Komplo söylemlerini bir kenara bırakıp, aydınlatıcı olmalıdır bir iktidar ve bir siyasetçi.

Operasyon ekseninde baktığımızda şunu biliyoruz ki; hiçbir Savcı elinde ciddi bulgular olmadan böylesi büyük bir operasyona girişmez. Mesleki kariyerini sıfırlamak demektir bunu yapması. Ama Yargı hata bile yapsa bunun kaynağının siyasetten değil hukuktan kaynaklı olduğuna insanlar kanaat getirebilmelidir. Soruşturmaların müdahalesiz yürümesini sağlamak da iktidarın görevidir. Ama iktidarın davranışlarının insanlardaki algısı; yolsuzluk operasyonunun üstünü örtmeye çalışmak, hukuka aykırı uygulamalar yapmak, yargıya olan güveni zedeleyici girişimlerde bulunmak. Ve bahsettiğim yeni nesil bunları gayet iyi biliyor. 


Bütün sorunlu alanlarda hakemlik vazifesini yapması gereken hukukun bugünlerde başına getirilenler sadece savaş dilinin yüzündendir. Evrensel hukuk ilkeleri, yasalar, Anayasa, AİHM kararları hiçe sayılıyor. Hak, hukuk kavramlarının da üstünü istediğimiz gibi, işimize gelmediği an çizebiliyorsak barışık bir toplum olmayı nasıl becerebileceğiz? Barışık toplum olmanın yolu çatışmaların şiddetini düşürmek ve herkese eşit davranacak hukuka, bunu uygulayacak tarafsız yargıya sahip olmaktan geçiyor. 

Hukukçuların bile birbirine düşerek yazılı metinlerin dışında, soruşturmaya esas belgelerin dışında konuşmalar yapması affedilir hatalar değildir. Siyasetin vesayet altına girmesi de hukukun siyasi vesayet altına alınmak istemesi de aynı şekilde affedilemez girişimlerdir. Ve bu zor durumdan çıkmanın yolu da yine hukukun hakemliğindedir. Hem kendi itibarı için hem de ülkenin selameti için. 

2014'ün ülkemize barış ve huzur getirmesi dileğimdir...

Twitter: @zekaikiran

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Twitter

Google+ Followers